1970’lerin New York filmleri, bugün sinema tarihinin en canlı şehir portrelerinden bazılarını oluşturuyor. Ancak bu filmlerde karşımıza çıkan New York, kartpostallardaki gökdelenler, Central Park ya da romantik Manhattan değil. Sokaklarında eroin dolaşan, metro sistemi yıpranmış, polis teşkilatı yolsuzlukla boğuşan, suç oranlarının yükseldiği ve mahalleler arasındaki farkların giderek sertleştiği bir şehir var.
Bu görüntünün arkasında gerçek bir ekonomik kriz bulunuyordu. New York, 1970’lerin ilk yarısında iş kaybı, nüfusun banliyölere taşınması, daralan vergi tabanı ve yıllardır biriken mali sorunlarla ağır bir çöküş yaşadı; 1975’e gelindiğinde şehir borçlarını ödeyememe noktasına kadar geldi. New York Eyaleti arşivleri bu dönemde kentin ciddi mali baskıyla karşılaştığını, Federal Reserve ise krizin iş kaybı, nüfus kaçışı, düşen mülk değerleri ve artan suçla birbirini besleyen bir döngü yarattığını kaydediyor. Aynı dönemde metro ağı da uzun süreli yatırım eksikliği nedeniyle ciddi biçimde bozulmuştu.
Sinema bütün bunları stüdyoda temizleyip yeniden kurmak yerine giderek sokağa çıktı. The Panic in Needle Park Upper West Side’daki bağımlılık çevresine yaklaşırken Shaft Harlem’i, Mean Streets Little Italy’yi, Dog Day Afternoon Brooklyn’in sıcak ve kalabalık sokaklarını filmin ayrılmaz parçası yaptı. The Taking of Pelham One Two Three şehrin damarlarına, metro sistemine indi; Serpico ise aynı çürümeyi doğrudan polis teşkilatının içine taşıdı.
Bu nedenle buradaki 1970’ler New York filmleri, yalnızca şehirde geçen suç hikâyeleri değil. Her biri kentin başka bir katmanını kayda geçiriyor: uyuşturucu ekonomisini, mahalle düzenini, yozlaşmış kurumları, toplu taşımayı, sokak kalabalığını, gece hayatını ya da çete bölgelerine ayrılmış bir metropol kâbusunu. 1970’lerin sonunda ortaya çıkan The Warriors gerçek şehri neredeyse mitolojik bir savaş alanına dönüştürse bile kullandığı metro hatları, mahalle sınırları ve boş gece sokakları hâlâ aynı New York’un izlerini taşıyor.
10 The Panic in Needle Park (1971)

Helen, zor bir dönemden geçerken Bobby adlı genç bir eroin bağımlısıyla tanışır ve kısa sürede ona âşık olur. Bobby'nin çevresine girdikçe Sherman Square'deki bağımlılarla, küçük suçlarla ve eroin bulmak etrafında kurulan gündelik hayatla tanışır. Başlangıçta Bobby'ye duyduğu bağlılıkla girdiği bu dünya zamanla Helen'in de hayatını belirlemeye başlar.
Jerry Schatzberg bağımlılığı büyük dramatik patlamalarla değil, tekrar eden gündelik davranışlarla gösteriyor. İnsanlar parklarda bekliyor, para bulmaya çalışıyor, küçük hırsızlıklar yapıyor ve bir sonraki dozun etrafında yaşıyor. Sherman Square ve çevresindeki sokaklar süslenmeden kullanıldığı için New York burada uyuşturucu krizinin uzak arka planı değil, karakterlerin bütün gününü geçirdiği somut çevre.
The Panic in Needle Park, 1970'ler New York'unu en küçük ölçekte yakalayan filmlerden. Ne büyük bir suç örgütüne ne de şehir çapında bir krize ihtiyaç duyuyor; birkaç sokak, bir park ve orada yaşayan insanların hayatları yeterli. Şehrin fiziksel ve toplumsal yıpranmasını gündelik hayat seviyesinde gösteren en çıplak örneklerden biri.
9 The French Connection (1971)

New York narkotik dedektifleri Jimmy 'Popeye' Doyle ve Buddy Russo, küçük bir gece kulübü sahibinin harcamalarından şüphelenince büyük bir uyuşturucu operasyonunun izini sürmeye başlar. Araştırma onları Fransa'dan New York'a uzanan eroin ağına ve işin arkasındaki Alain Charnier'ye götürür. Doyle'un takıntılı takibi ilerledikçe polis ile suçlular arasındaki çizgi giderek sertleşir.
William Friedkin New York'u temiz bir polisiye dekoruna dönüştürmüyor. Soğuk sokaklar, boş arsalar, depolar, köprü altları, barlar ve yoğun trafik filmin kaba görüntüsünün parçası. Popeye'ın şehrin içinden geçen ünlü takibi de New York altyapısını bir aksiyon setinden çok gerçek bir tehlike alanı gibi kullanıyor. Polislerin yöntemleri ise şehrin suç dünyasından her zaman daha temiz görünmüyor.
The French Connection uyuşturucu ağını uluslararası ölçekte anlatırken filmin asıl dokusu New York sokaklarından geliyor. Şehir burada hem suçun dağıtım merkezi hem de suçla mücadele eden polislerin giderek sertleştiği bir çalışma alanı. 1970'lerin başındaki kentin kirli, soğuk ve huzursuz görüntüsünü en etkili biçimde kaydeden filmlerden.
8 Shaft (1971)

Özel dedektif John Shaft, Harlem'in güçlü suç figürlerinden Bumpy Jonas tarafından kaçırılan kızını bulması için tutulur. Soruşturma ilerledikçe Shaft kendisini polis, Harlem'in suç örgütleri, beyaz mafya ve siyah militan gruplar arasında giderek büyüyen bir çatışmanın içinde bulur.
Shaft'ın New York'u, dönemin birçok beyaz merkezli suç filminden farklı bir kent deneyimi sunuyor. Gordon Parks Harlem'i yalnız tehlikeli bir mahalle olarak kullanmıyor; insanlar, işletmeler, siyasi gruplar ve suç ağlarıyla kendi sosyal düzeni olan bir bölge olarak gösteriyor. Richard Roundtree'nin Shaft'ı da şehir içinde rahatça hareket ederken hem polis dünyasına hem mahalle çevresine aynı anda erişebilen bir aracı konumunda.
1970'ler New York'unu anlatan bir seçki Harlem'i ve siyah kent deneyimini görmezden geldiğinde eksik kalır. Shaft bu boşluğu yalnız temsiliyet açısından değil, şehrin mahallelere göre ne kadar farklı yaşandığını gösterdiği için dolduruyor. Aynı New York içinde bambaşka güç ilişkilerinin çalıştığı açıkça görülüyor.
7 Super Fly (1972)

Youngblood Priest, New York'ta kokain satarak rahat bir hayat kurmuş başarılı bir uyuşturucu satıcısıdır. Ancak içinde bulunduğu düzenin sonunda kendisini ya hapishaneye ya da ölüme götüreceğini bildiği için işi bırakmak ister. Çıkış yolu olarak son ve büyük bir satış planlar, fakat onu besleyen suç ekonomisinin sandığından çok daha güçlü olduğunu görür.
Super Fly şehrin uyuşturucu ekonomisini dışarıdan gözlemlemiyor; doğrudan içinde yaşayan ve ondan para kazanan bir karakterin yanına yerleşiyor. Priest'in arabası, kıyafetleri ve dairesi suçun sunduğu maddi başarıyı gösterirken Harlem sokakları başka seçeneklerin ne kadar sınırlı olduğunu sürekli hatırlatıyor. Curtis Mayfield'ın müziği de bu gösterişli yüzle arkasındaki yoksulluk arasındaki gerilimi keskinleştiriyor.
Film suç hayatını fazla çekici gösterdiği için yıllardır tartışılıyor ve bu tartışma aslında onu 1970'ler New York'u açısından daha ilginç hale getiriyor. Super Fly, uyuşturucuyu yalnız bireysel ahlak meselesi değil, para, sınıf ve çıkışsızlık yaratan bir şehir ekonomisi olarak gösteriyor.
6 Mean Streets (1973)

Charlie, Little Italy'deki küçük suç çevresinde kendisine bir yer edinmeye çalışırken ailesinin ve mafya bağlantılarının beklentileri arasında sıkışır. Bir yandan daha sorumlu ve saygın görünmeye çalışır, diğer yandan borçlarını ödemeyen, sürekli kavga çıkaran çocukluk arkadaşı Johnny Boy'u korumaya devam eder. İki adam arasındaki bağ mahalledeki güç dengelerini giderek tehlikeli hale getirir.
Mean Streets büyük mafya patronlarından çok mahalle seviyesindeki suç dünyasına bakıyor. Barlar, apartman girişleri, arka odalar ve dar sokaklar karakterlerin bütün hayatını belirliyor; herkes birbirini tanıyor, borçlar kişisel meseleye dönüşüyor ve aile ile suç ağı birbirinden kolayca ayrılamıyor. Scorsese'nin Little Italy'si turistik bir İtalyan mahallesi değil, dışarı çıkmanın zor olduğu kapalı bir sosyal çevre.
Film 1970'ler New York'unun çöküşünü dev şehir manzaralarıyla anlatmıyor; birkaç blokluk dünyaya sıkıştırıyor. Bu küçük ölçek tam da onu değerli kılıyor. Mean Streets, büyük kentin içinde mahallelerin kendi ekonomi, hiyerarşi ve şiddet kurallarıyla nasıl ayrı şehirler gibi yaşayabildiğini gösteriyor.
5 Serpico (1973)

Frank Serpico, New York Polis Teşkilatı'na idealist bir genç polis olarak katılır. Kısa süre içinde rüşvetin birkaç kötü memurla sınırlı olmadığını, teşkilatın farklı birimlerine yayılmış bir düzen olduğunu fark eder. Sisteme dahil olmayı reddettikçe hem meslektaşlarından uzaklaşır hem de şikâyetlerini üst makamlara taşımanın beklediğinden çok daha zor olduğunu görür.
Serpico'daki çürüme sokağın değil kurumun içinde. Rüşvet alan polisler, sessiz kalan amirler ve birbirini koruyan meslektaşlar New York'un suç sorunuyla mücadele etmesi gereken yapının kendisini şüpheli hale getiriyor. Lumet filmi şehrin farklı mahallelerinde çekerek Serpico'nun görev yaptığı New York'u sürekli değiştiriyor; ama gittiği semt değişse de karşılaştığı sistem aynı kalıyor.
1970'lerin New York anlatısını yalnız suçlular üzerinden okumak eksik olurdu. Serpico, dönemin en önemli sorunlarından birini doğrudan polis teşkilatının içine götürüyor ve kentin krizinin yalnız ekonomik ya da fiziksel olmadığını gösteriyor. Kurumlara duyulan güvensizlik açısından listenin en kritik filmlerinden.
4 The Taking of Pelham One Two Three (1974)

Dört silahlı adam New York metrosundaki Pelham 1-2-3 treninin bir vagonunu ele geçirir ve yolcuları rehin alır. Bir saat içinde fidye ödenmezse yolcuları öldürmeye başlayacaklarını bildirirler. Transit polisi Zachary Garber hem kaçıranlarla pazarlık etmek hem de hareket halindeki dev metro sistemini durdurmadan krizi çözmek zorundadır.
Film New York'u yukarıdan değil altyapının içinden gösteriyor. Kontrol odaları, telsizler, istasyonlar, tüneller, makinistler ve belediye çalışanları sürekli hareket halinde; milyonlarca insanı taşıyan metro, suç hikâyesinin dekoru olmaktan çıkıp filmin mekanizmasına dönüşüyor. Walter Matthau'nun Garber'ı da kahraman polis klişesinden çok şehir sistemini bilen yorgun bir kamu çalışanı gibi.
1970'lerin New York sorunları yalnızca sokakta değildi; ulaşım ağı da uzun süredir yatırım eksikliğiyle yıpranıyordu. The Taking of Pelham One Two Three bu altyapıyı bir gerilim filmi içinde olağanüstü ayrıntıyla kayda geçiriyor. Şehrin nasıl ayakta kaldığını görmek isteyenler için listenin vazgeçilmez parçalarından.
3 Dog Day Afternoon (1975)

Sonny ve Sal, Brooklyn'deki küçük bir bankayı soymaya kalkar ancak plan daha ilk dakikalarda ters gider. Bankadaki paranın beklediklerinden çok daha az olduğunu öğrenmeleri ve polisin binayı kuşatmasıyla basit olması gereken soygun uzun bir rehine krizine dönüşür. Saatler ilerledikçe sokakta polis, gazeteciler ve meraklılardan oluşan büyük bir kalabalık toplanır.
Sidney Lumet bankanın içi kadar dışarıdaki sokağı da filmin parçası yapıyor. Yaz sıcağı, bağıran kalabalık, polis barikatları, televizyon kameraları ve Sonny'nin kaldırıma çıktığı anlarda yükselen ses filmi kapalı bir rehine hikâyesinden çıkarıyor. New York burada herkesin olaya karıştığı bir gösteri alanı; suç birkaç saat içinde mahalle eğlencesine, politik tartışmaya ve canlı medya olayına dönüşüyor.
Dog Day Afternoon'ın şehri diğer filmlerdeki boş ve tehditkâr gecelerden farklı. Burası aşırı kalabalık, sıcak, gürültülü ve her şeye anında tepki veren bir New York. Film 1970'lerin kent kaosunu suç oranlarından çok insanların sokaktaki varlığı üzerinden yakalıyor.
2 Taxi Driver (1976)

Vietnam gazisi Travis Bickle, uykusuz gecelerini değerlendirmek için New York'ta taksi şoförlüğü yapmaya başlar. Geceleri şehrin her köşesini dolaşırken yalnızlığı, öfkesi ve çevresindeki insanlara duyduğu tiksinti giderek büyür. Betsy adlı bir kadınla ilişki kurma çabası ve genç Iris'le karşılaşması, Travis'in zihnindeki şiddet düşüncelerini daha da belirgin hale getirir.
Taxi Driver'ın New York'u yalnızca Travis'in bakışından doğmuş bir kâbus değil; filmin kameraya aldığı Times Square gerçekten de porno salonları, peep show'lar, ucuz oteller ve gece boyunca akan kalabalıklarla dönemin şehrine ait. Scorsese taksiyi bu dünyanın içinden geçen hareketli bir gözlem noktasına dönüştürüyor. Yağmurla parlayan asfalt, neonlar, egzoz dumanı ve sokakların kesintisiz hareketi New York'u hem çekici hem de yorucu gösteriyor.
1970'lerin New York görüntüsü denildiğinde Taxi Driver'ın hâlâ bu kadar belirleyici olmasının nedeni şehri turistik simgeler üzerinden değil, gece vardiyası üzerinden hatırlatması. Film Travis'in zihinsel çöküşünü anlatırken artık ortadan kalkmış bir Times Square'i de bütün kiri ve ışığıyla kayda geçiriyor.
1 The Warriors (1979)

New York'un farklı bölgelerinden çeteler Bronx'ta büyük bir toplantı için bir araya gelir. Toplantının lideri Cyrus öldürüldüğünde suç Coney Island'dan gelen Warriors'ın üzerine kalır. Şehrin öbür ucunda kalan grup, gece boyunca peşlerine düşen diğer çetelerden kaçıp kendi bölgelerine dönmeye çalışır.
Walter Hill gerçek New York'u doğrudan belgesel gerçekçiliğiyle değil, şehrin 1970'lerdeki korkularını büyüterek kullanıyor. Bronx'tan Manhattan'a ve Coney Island'a uzanan yolculukta mahalleler ayrı çetelerin kontrol ettiği bölgelere dönüşüyor; metro ise karakterleri bu parçalanmış şehir içinde taşıyan tek güvenli damar gibi çalışıyor. Gece boşalan istasyonlar, grafitili trenler ve sokaklar filmin çizgi romana yaklaşan dünyasının altında hâlâ dönemin yıpranmış New York'unu gösteriyor.
The Warriors, listedeki diğer yapımlar kadar gerçekçi değil fakat 1970'lerin sonunda New York hakkında oluşan korkuların popüler kültürde ulaştığı noktayı çok iyi yakalıyor. Şehir artık yalnızca suçun yaşandığı bir yer değil; bölgeleri, sınırları ve kendi kuralları olan dev bir savaş alanı.


