KRİTİK

Diabel’da Şeytan Neden Filmin En Akıllı İnsanı Gibi Görünüyor?

Diabel filmi, Andrzej Zulawski’nın sinemasındaki en rahatsız edici dünyalardan birini kuruyor. İlk şaşırtıcı şey ise şiddetin kendisi değil; filmdeki insanların neredeyse tamamı sanki aynı anda sinir sistemleri çökmüş gibi davranıyor. Bağırıyorlar. Birbirlerinin üzerine yürüyorlar. Dokunuyorlar, itiyorlar, soyuyorlar, aşağılıyorlar. Konuşmalar çoğu zaman normal bir diyalog gibi değil; birbirine çarpan dürtüler gibi ilerliyor. Jakub hapishaneden çıktığı andan […]

sinepop 15 Eylül 2026 9 dk okuma
Bu Yazıda

Diabel filmi, Andrzej Zulawski’nın sinemasındaki en rahatsız edici dünyalardan birini kuruyor. İlk şaşırtıcı şey ise şiddetin kendisi değil; filmdeki insanların neredeyse tamamı sanki aynı anda sinir sistemleri çökmüş gibi davranıyor.

Bağırıyorlar. Birbirlerinin üzerine yürüyorlar. Dokunuyorlar, itiyorlar, soyuyorlar, aşağılıyorlar. Konuşmalar çoğu zaman normal bir diyalog gibi değil; birbirine çarpan dürtüler gibi ilerliyor. Jakub hapishaneden çıktığı andan itibaren dünya, insanların düşünmeden tepki verdiği bir yere dönüşmüş durumda.

Bu dünyanın içinde bir kişi garip biçimde farklı davranıyor.

Siyahlar içindeki yabancı.

Sesi daha ölçülü. Hareketleri daha kontrollü. Ne söylediğini biliyor. Ne zaman ortaya çıkacağını biliyor. Jakub’un ne duymaya ihtiyacı olduğunu da biliyor.

İlk bakışta bu yüzden doğaüstü görünmesi kolay.

Ama Diabel’ın asıl rahatsız edici fikri belki de tam tersi.

Filmde şeytana en çok benzeyen kişi, deliliğe kapılmayan tek kişi.

Dünya delirirken o neden sakin kalıyor?

Diabel Filmi
The Devil 1972

Diabel filmi 1793’te, Prusya birliklerinin İkinci Polonya Bölüşümü sırasında Büyük Polonya’ya girdiği dönemde geçiyor. Jakub bir manastır-hapishaneden çıkarılıyor ve aile evine doğru gönderiliyor.

Zulawski’nın dünyasında bu tarih yalnızca arka plan değil.

Ülke parçalanırken insanların davranışları da parçalanıyor.

Jakub’un eve dönüşü bir “eve dönüş” hissi yaratmıyor çünkü ortada geri dönülebilecek bir düzen kalmamış durumda. Ailesi çözülmüş. İlişkiler bozulmuş. Eski bağlılıkların yerini çıkar, korku ve ihanet almış.

Filmin oyunculuk dili de bunu büyütüyor.

İnsanlar çoğu zaman sakin konuşmuyor çünkü yaşadıkları dünya sakin değil.

Zulawski’nın tercih ettiği aşırı fiziksel oyunculuk, filmin gerçekçiliğini kırıyor ama atmosferini güçlendiriyor. Karakterler birbirleriyle konuşmaktan çok birbirlerinin üzerine çöküyor. Bedenleri, düşüncelerinden önce hareket ediyor.

Siyahlar içindeki adam ise bunun dışında duruyor.

Bu yüzden daha “normal” görünüyor.

Ve tam da bu yüzden daha tehlikeli.

Jakub’a kötülük öğretmiyor, ona bir açıklama veriyor

Yabancının Jakub üzerindeki etkisini yalnızca “şeytan onu cinayete teşvik ediyor” diye anlatmak filmi küçültür.

Çünkü Jakub zaten kırılmış durumda.

Hapishaneden çıkıyor. Ülkesi kaos içinde. Babası ölmüş. Ailesi çökmüş. Sevdiği insanlar değişmiş. Dünyaya dair sahip olduğu eski düzen fikrinin neredeyse hiçbir parçası kalmamış.

Yabancının yaptığı şey bu travmayı üretmek değil.

O travmaya anlam vermek.

Jakub’a dünyanın çürüdüğünü söylüyor.

İnsanların yozlaştığını söylüyor.

Ve en önemlisi, Jakub’a bu çürümenin karşısında pasif biri olmadığını hissettiriyor.

Onu “temizleyebilecek” kişi olduğunu söylüyor.

Film burada çok rahatsız edici bir manipülasyon biçimi kuruyor.

Bir insana “öldür” demekten daha etkili olan şey, ona cinayeti ahlaki bir görev gibi göstermek.

Jakub’un eline verilen ustura bu nedenle yalnızca silah değil.

Bir fikir.

Sen diğerlerinden farklısın.

Sen neyin yanlış olduğunu görüyorsun.

Sen bunu düzeltebilirsin.

İnsanları katile dönüştüren en tehlikeli cümlelerden bazıları da zaten bu tür cümlelerdir.

Jakub başta tiksindiği şeye dönüşüyor

The Devil 1972

Filmin ilk bölümlerinde Jakub’un çevresindeki insanlara yabancılaşması önemli.

Onların davranışlarını anlamıyor.

Onlardan tiksiniyor.

Onları yozlaşmış, hastalıklı ve aklını kaybetmiş insanlar olarak görüyor.

Sonra film yavaş yavaş Jakub’u onların ritmine sokuyor.

Önce izliyor.

Sonra tepki veriyor.

Sonra saldırıyor.

Bir noktadan sonra o da düşünmeden hareket etmeye başlıyor.

Tiyatro kumpanyası sahnesi burada kritik.

Oyuncular Jakub’u çevreliyor, bedenine müdahale ediyor, onu kendi gösterilerinin parçasına çevirmeye çalışıyor. Gerçek acısını oyun malzemesi yapıyorlar.

Jakub sonunda patlıyor.

Fakat filmin önemli tarafı, o patlamayı rahatlatıcı bir “hak edilmiş intikam” olarak vermemesi.

Jakub usturayı kullandığı andan itibaren başka bir şey başlıyor.

Kendisini yozlaşmış dünyadan ayıran çizgiyi kaybediyor.

Şiddet artık yalnızca karşısındaki insanların özelliği değil.

Onun da dili oluyor.

Ve şeytanın başarıya ulaştığı yer tam olarak burası.

Jakub’u başka biri yapmıyor.

Jakub’u, nefret ettiği dünyaya benzetiyor.

Film neden bu kadar “fazla” oynanmış gibi?

The Devil 1972

Diabel izlerken bazı seyircilerin ilk tepkisi oyunculuğun aşırılığı olabilir.

Normal insanlar böyle konuşmaz.

Normal insanlar böyle hareket etmez.

Doğru.

Ama film zaten normal bir toplumu göstermiyor.

Zulawski’nın sinemasında beden çoğu zaman zihnin saklayamadığı şeyi dışarı vuruyor. İnsanlar düşüncelerini sakin biçimde ifade etmek yerine, düşüncelerinin içinde fiziksel olarak debeleniyor.

Bu nedenle Diabel’daki çığlıklar, ani hareketler ve kontrolsüz davranışlar yalnızca stil değil.

Filmin dünyasının durumu.

Herkes aynı anda biraz fazla canlı, biraz fazla saldırgan, biraz fazla dürtüsel görünüyor.

Siyahlar içindeki yabancı ise tam tersine sakin.

Bu sakinlik onu filmin dışından gelmiş gibi gösteriyor.

Ama aslında deliliğin dışında değil.

Deliliğin yönetim tarafında.

Şeytanın insan olması filmi neden daha korkutucu yapıyor?

Diabel filmi şeytanı insanlaştırdıkça kötülüğü doğaüstü olmaktan çıkarıp politik ve psikolojik bir yönteme dönüştürüyor.

Zulawski’nın ilk tasarımlarında şeytan daha doğrudan doğaüstü bir figür olarak düşünülmüş. Fakat film geliştikçe karakter giderek insanlaştırılmış.

Bu tercih filmin ana fikrini belirliyor.

Çünkü Diabel sonunda kötülüğü dışarıdan gelen metafizik bir kuvvete bırakmıyor.

Korkuyu insanın içine yerleştiriyor.

Film bu yüzden şeytanı insan yaptığında kötülüğü küçültmüyor.

Daha yakın hale getiriyor.

Eğer Jakub gerçekten doğaüstü bir varlık tarafından ele geçirilmiş olsaydı, yaşananlar başka bir kategoriye ait olurdu.

Ama karşısındaki kişi onun acısını okuyabilen bir insansa?

Daha da kötüsü, siyasi amacı için o acıyı kullanıyorsa?

O zaman film artık yalnızca şeytan hakkında değildir.

Manipülasyon hakkında olur.

1793 neden aslında 1968?

The Devil 1972

Filmin politik tarafı burada açılıyor.

Zulawski, filmi yaparken düşündüğü paralelliği açık biçimde anlatmıştı: komünist gizli polisin idealist gençleri kendi iktidar mücadelelerinde kullandığını, bir grubun başka bir grubu devirmek için gençlerin idealizmini manipüle ettiğini söylüyordu.

Bunu doğrudan anlatamadığı için meseleyi 18. yüzyıl kostümleri ve tarihsel bir hikâye içine yerleştirdi.

Bu bilgi Diabel’ı başka türlü okumamızı sağlıyor.

Yabancı yalnızca Jakub’un kişisel şeytanı değil.

Politik bir yöntem.

Öfkeli bir insan bul.

Ona dünyanın çürüdüğünü söyle.

Kendisinin diğerlerinden daha temiz olduğuna inandır.

Sonra şiddetini istediğin yöne çevir.

Filmde şeytanın en sakin kişi olması bu yüzden çok anlamlı.

Manipülasyon için delirmiş olmak gerekmez.

Tam tersine, başkalarının deliliğini kullanabilmek için soğukkanlı olmak gerekir.

Zulawski’nın filmi 1972’de çekildi ama komünist sansür tarafından yıllarca engellendi ve ancak 1988’de gösterime girebildi.

Bu yüzden filmin tarihsel dünyası hiçbir zaman yalnızca tarih değildir.

1793, 1968’e bakmanın güvenli görünen bir yolu haline gelir.

Jakub gerçekten kandırılıyor mu?

The Devil 1972

Burada filmi fazla kolaylaştırmamak gerekiyor.

Jakub’un yaptığı her şeyi yabancının üzerine yıkarsak karakteri kuklaya dönüştürürüz.

Oysa manipülasyon ancak malzeme varsa çalışıyor.

Jakub’un öfkesi gerçek.

Yaşadığı kayıplar gerçek.

İhanete uğramışlık hissi gerçek.

Dünyaya duyduğu tiksinti de gerçek.

Yabancı bunları yaratmıyor.

Onları düzenliyor.

Bir yön veriyor.

Bu nedenle Jakub’un trajedisi yalnızca kandırılmış olması değil.

Kendi şiddetinin hâlâ kendisine ait olması.

Film burada çok daha zor bir yere gidiyor.

Bir insan manipüle edilmiş olabilir ve yine de yaptığı şeylerden sorumlu olabilir mi?

Diabel bu soruya rahat bir cevap vermiyor.

Zaten vermek istemiyor.

En akıllı insan şeytansa problem kimde?

Filmin başındaki dünya kaotik.

Sonunda da öyle.

Ama artık bir şeyi biliyoruz.

Kaos kendiliğinden işlemedi.

Birileri onu kullanabildi.

Wojciech Pszoniak’ın oynadığı siyahlar içindeki yabancı bu yüzden unutulmaz.

Boynuzları yok.

Doğaüstü güçleri yok.

İnsanların zihnine sihirle girmiyor.

Onları dinliyor.

Zayıf noktalarını görüyor.

İhtiyaç duydukları açıklamayı veriyor.

Sonra geri çekilip onların kendi elleriyle yapacaklarını izliyor.

Leszek Teleszynski’nin canlandırdığı Jakub ise filmin sonunda başta gördüğü insanlardan bile daha parçalanmış durumda.

Yabancı hâlâ sakin.

Belki Diabel’ın en korkutucu fikri de bu.

Dünya delirdiğinde en tehlikeli kişi, delirenlerden biri olmayabilir.

En tehlikeli kişi, herkesin neden delirdiğini anlayıp bunu kullanabilen kişi olabilir.

Bu Makaleyi Paylaş