Onlarca yıldır insanoğlu, dünya dışı yaşam fikrine büyük bir ilgi duyuyor. Bu ilgi, Hollywood’un doğuşundan itibaren sinemaya da yansıdı ve o günden bu yana etkisini sürdürdü. Neyse ki bilim kurgu yazarları, uzaylı hikâyelerini anlatırken birbirinden farklı pek çok yol izleyebiliyor. Bazı filmlerde uzaylılar Dünya’yı istila edip kolonileştirmeye çalışırken, bazılarında yalnızca doğal kaynakları ele geçirmek ister. Kimileri ise tek amaç olarak soykırımı benimser. Öte yandan, Dünya’yla hiç ilgilenmeyen uzaylıların anlatıldığı hikâyeler de vardır; bu kez onların topraklarına giren insanlar çatışmayı başlatır. Hatta zaman zaman dost canlısı uzaylılara da rastlamak mümkündür.
Yıllar içinde uzaylıları konu alan binlerce başarılı film çekildi. 1990’lı yıllar ise “barış içinde geldiklerini” söyleyen dünya dışı ziyaretçilerin beyaz perdede her zamankinden daha sık görüldüğü bir dönem oldu; ancak durum her zaman söylendiği gibi değildi. İzleyici talebinin artması ve CGI teknolojisindeki büyük ilerlemeler sayesinde yönetmenler, uzayın derinliklerinden gelen ziyaretçileri konu alan yapımlara daha fazla yöneldi.
Yine de, her zengin açık büfede olduğu gibi her seçenek aynı kalitede değildir. 1990’larda çekilen, insanlar ile dünya dışı varlıklar arasındaki çatışmaları ya da ittifakları konu alan sayısız film arasında, aşağıdaki yapımlar öne çıkıyor.
Men in Black (1997)

Men in Black evreninde birçok uzaylı, insan kılığına girerek Dünya’da yaşamaktadır. Bu uzaylılar, “Siyah Giyen Adamlar” (MIB) adıyla bilinen gizli bir teşkilat tarafından denetlenir. Kurumun en başarılı ajanları, Ajan K (Tommy Lee Jones) ile kısa süre önce ekibe katılan, eski bir New York Polis Departmanı (NYPD) memuru olan Ajan J’dir (Will Smith). Ancak “Galaksi” adı verilen güçlü bir enerji kaynağının peşindeki kötü niyetli bir uzaylının ortaya çıkmasıyla birlikte, ikili için işler hızla kontrolden çıkmaya başlar.
Yönetmen Barry Sonnenfeld, uzaylı temasını keskin ve zekice işleyerek, dünya dışı varlıkların perde arkasında insan toplumunu sanılandan çok daha fazla etkilediği bir evren yaratıyor. Makyaj ve sanat yönetimi ekipleri olağanüstü bir iş çıkarırken, kamera da iki ajanı sürekli takip ederek hem onların gergin enerjisini hem de arka planda yaşanan kaosu başarıyla yansıtıyor.
Bu film, Will Smith’in kariyerindeki en unutulmaz rollerden biri olsa da Tommy Lee Jones ve güçlü yardımcı oyuncu kadrosu da özellikle diyalog ağırlıklı sahnelerde sergiledikleri etkileyici mimik performanslarıyla ona rahatlıkla ayak uyduruyor.
Dark City (1998)

Dark City, klişe sayılabilecek bir başlangıç yapsa da ilerledikçe çok daha etkileyici bir hâl alıyor. John Murdoch (Rufus Sewell), bir otel odasında uyandığında aranan bir adam olduğunu öğrenir. Bir dizi vahşi cinayetle suçlanmaktadır, ancak bunların hiçbirini hatırlamamaktadır. Akıl sağlığını mı yitirdiğinden, yoksa gerçekten bir katil mi olduğundan emin olamayan Murdoch, gerçeğin peşine düşer. Bu arayışı sırasında da “Yabancılar” (Strangers) olarak bilinen bir uzaylı grubunun yönettiği gizemli bir yeraltı dünyasını keşfeder.
Bilim kurgu tutkunları için Dark City kadar ürkütücü ve katmanlı film bulmak kolay değildir. Film, hikâyesini ilerletirken sürekli Kafkaesk anlatım tekniklerinden yararlanarak izleyicide yabancılaşma ve paranoya hissi yaratır. Görsel açıdan da son derece etkileyicidir.
Filmin görüntü yönetimi, atmosferi ve hikâye yapısının The Matrix üzerinde önemli bir etkisi olduğu sıkça dile getirilirken, mimari tasarımı ise Fritz Lang’ın 1927 yapımı Metropolis filminden yoğun biçimde esinlenmiştir.
Etkileyici görselliği ve gerilim dolu atmosferinin ötesinde Dark City, felsefi açıdan da oldukça zengin bir yapımdır. Filmde, tanrıların insan kaderine sürekli müdahale ettiği Yunan mitolojisini çağrıştıran temalar da dikkat çeker. Tüm bunlar, ortaya son derece zekice kurgulanmış ve üzerinde düşünmeye değer bir bilim kurgu filmi çıkarıyor. Vaktiniz varsa mutlaka şans vermeye değer.
Starship Troopers (1997)

Robert A. Heinlein’ın 1959 tarihli aynı adlı romanından uyarlanan Starship Troopers, 23. yüzyılda geçiyor. İnsanlık, Araknidler (Arachnids) olarak bilinen dev uzaylı böcek türüyle savaş hâlindedir. Dünya, eski demokrasilerin çöküşünün ardından kurulan ve askerî yönetim esasına dayanan Birleşik Vatandaş Federasyonu tarafından yönetilmektedir. Bu düzende tam vatandaşlık hakkı ancak askerlik hizmetiyle kazanılabilmektedir.
Kısa süre sonra bir piyade birliği, savaşı düşmanın topraklarına taşımak ve uzaylı tehdidini tamamen ortadan kaldırmak amacıyla uzak gezegenlere gönderilir. Ancak görev, düşündüklerinden çok daha zorlu ve ölümcül çıkar.
Bütçesinin yaklaşık yarısının ayrıldığı çarpıcı görsel efektleri ve etkileyici ses tasarımıyla Starship Troopers, canavar filmi ile askerî gerilim türlerini başarılı şekilde harmanlıyor. Faşizmin önemli bir leitmotif olarak işlendiği film, klasik bir savaş hikâyesi temposunda ilerlerken, görevin belirsizliği gerilimi sürekli artırıyor.
Bunun da ötesinde film; askerî-endüstriyel kompleks, sağcı militarizm, misilleme şiddeti ve aşırı milliyetçilik (şovenizm) üzerine yönelttiği sert eleştiriler sayesinde döneminin çok ötesinde bir yapım olarak öne çıkıyor.
Mars Attacks! (1996)

Mars Attacks! filminde, başkanlık koltuğunda oturan ve komik bir şekilde “hiç bela istemeyen” bir ABD Başkanı (POTUS) vardır. Marslılar Dünya’ya gelip tüm büyük şehirleri kuşattığında, Başkan James Dale (Jack Nicholson) ve danışmanları gerçekten barış içinde gelip gelmediklerini anlamak için beklemeyi tercih eder. Hatta onları karşılamak üzere diplomatik bir heyet gönderir, ancak Marslılar elçileri anında katleder.
Başkan, yaşananların yalnızca kültürel bir yanlış anlaşılmadan kaynaklandığını düşünerek bu kez Marslı liderleri özür dilemek amacıyla Kongre’ye davet eder. Ne var ki uzaylılar bu fırsatta da politikacıları ortadan kaldırınca işler tamamen kontrolden çıkar ve asıl mücadele başlar.
Bu film, Tim Burton’ın 1980’ler ve 1990’ların başında çektiği karanlık yapımlardan oldukça farklı bir yerde duruyor. Yönetmenin komediye yönelmesi ise büyük ölçüde başarılı oluyor; bunda oyuncuların absürt hikâyeyi büyük bir ciddiyet ve coşkuyla sahiplenmelerinin payı büyük.
Yıldızlarla dolu oyuncu kadrosunda Annette Bening, Pierce Brosnan, Sarah Jessica Parker, Danny DeVito, Michael J. Fox, Pam Grier ve Natalie Portman gibi isimler yer alıyor. Bu güçlü ekip sayesinde oyunculuk performansları filmin en sağlam yönlerinden biri hâline geliyor.
Contact (1997)

Oscar ödüllü Forrest Gump‘ın ardından yönetmen Robert Zemeckis, yaratıcılığından hiçbir şey kaybetmediğini kanıtladı. 1997 yılında bilim kurgu severlere bu kez Contact ile unutulmaz bir yapım sundu.
Film, Dünya Dışı Akıllı Yaşam Araştırma Enstitüsü’nde (SETI) çalışan bilim insanı Dr. Ellie Arroway’i (Jodie Foster) konu alıyor. Ellie, dünya dışı yaşamın varlığına dair kesin kanıtlar elde eder ve uzaylılarla ilk teması kurmak üzere seçilir. Ancak bu tarihi görevi yerine getirmeye çalışırken, bürokrasiyi her şeyin önünde tutan üst düzey yetkililer ve böyle bir temasın dinî inançlar üzerindeki etkilerinden korkan fanatik gruplar onun karşısına çıkar.
Gerilim dolu ilk bölümünden duygusal finaline kadar Contact, izleyiciyi sürekli diken üstünde tutmayı başaran etkileyici bir bilim kurgu filmi. Gerçekçilik duygusunu güçlendirmek isteyen Zemeckis, çekimlerin bir kısmını New Mexico eyaletinin Socorro kenti yakınındaki Çok Büyük Dizi Radyo Teleskop Gözlemevi’nde (Very Large Array – VLA) gerçekleştirdi. Bu sayede film, astronominin bilimsel temellerini Hollywood’un sürükleyici anlatımıyla son derece başarılı bir şekilde bir araya getiriyor.
Ayrıca film, din ile bilim arasındaki çatışmayı derinlemesine ele alarak, insanlığın gerçekten dünya dışı bir uygarlıkla temas kurması hâlinde yaşanabilecek toplumsal ve ideolojik tartışmalara düşündürücü bir bakış sunuyor.
Independence Day (1996)

Independence Day‘de, aylar süren yorucu görevlerin ardından ABD Deniz Piyadeleri Yüzbaşısı Steven Hiller (Will Smith) ve bağlı bulunduğu Black Knights savaş filosu, Bağımsızlık Günü izninin keyfini çıkarmaktadır. Ancak bu neşeli atmosfer uzun sürmez. Dünyanın dört bir yanından gelen korkutucu haberler her şeyi altüst eder.
Devasa bir dünya dışı ana gemi Dünya’nın yörüngesine girmiş ve her biri yaklaşık 24 kilometre genişliğindeki uçan daireleri gezegenin tüm büyük şehirlerinin üzerine konuşlandırmıştır. Bunun üzerine Hiller beklediği o talihsiz telefonu alır. Kendisi ve ekibi derhâl göreve dönerek Los Angeles’ı savunmak zorundadır.
Twister ile birlikte Independence Day, 1990’ların sonu ve 2000’lerin başında Hollywood’da büyük yıkım temalı felaket filmlerinin yükselişini başlatan yapımlardan biri olarak kabul edilir. Bunun en önemli nedenlerinden biri de filmin yönetmeninin, boşuna “Felaketlerin Ustası” olarak anılmayan Roland Emmerich olmasıdır.
Bir uzay gemisinin tiz ve ürpertici hareketi bile sizi irkiltiyorsa, Emmerich’in korku ve umutsuzluk duygusunu başarıyla hissettirdiği açıktır. Tehditkâr atmosferi ve “ne kadar çok gösterirse o kadar çok korkutma” anlayışı sayesinde film, daha sonra onu taklit eden birçok yapımın düştüğü klişelerin büyük bölümünden başarıyla kaçınmayı başarıyor.
Galaxy Quest (1999)

Galaxy Quest‘te, 1970’lerden kalma aynı adlı kurgusal bir bilim kurgu dizisinin oyuncuları, günlerini hayran buluşmalarına katılarak ve eski şöhretlerinin getirdiği etkinliklerde boy göstererek geçirir. Ancak, Thermianlar adlı bir uzaylı ırkı kendi galaksilerindeki büyük bir tehditle başa çıkabilmek için onlardan yardım isteyince her şey beklenmedik bir hâl alır.
Thermianlar kurgu kavramını bilmemektedir. Bu yüzden dizide yaşanan her olayın gerçek olduğuna ve oyuncuların da canlandırdıkları karakterlerin sahip olduğu tüm yeteneklere gerçekten sahip olduklarına inanırlar.
Galaxy Quest, Star Trek parodileri arasında zirvede yer alan, son derece eğlenceli bir yapımdır. Bir parodinin, esinlendiği serinin hayranları tarafından bu kadar benimsenmesi oldukça nadir görülür. Nitekim 2013 yılında Las Vegas’ta düzenlenen Star Trek Kongresi’nde yapılan oylamada Galaxy Quest, en iyi yedinci Star Trek filmi seçilmiştir.
Film yalnızca mizahı ve görsel eğlencesiyle öne çıkmaz; aynı zamanda hayran kültürünün hem olumlu hem de olumsuz yönlerini irdeleyen, beklenenden çok daha derin bir anlatı sunar.
The Fifth Element (1997)

The Fifth Element, ağırlıklı olarak teknolojik açıdan son derece gelişmiş bir 23. yüzyılda geçer ve taksi şoförü Korben Dallas’ın (Bruce Willis), Dünya’yı yaklaşan bir felaketten kurtarma mücadelesini konu alır. Olaylar, Leeloo adlı gizemli bir kadının Korben’in taksisine düşmesiyle başlar. Leeloo’nun, Büyük Kötülük’ü durdurabilecek yaşam gücünü temsil eden Beşinci Element olduğu ortaya çıkar. Ancak bu gücün kullanılabilmesi için Korben ile Leeloo’nun; toprak, hava, ateş ve suyu simgeleyen dört element taşını bulmaları gerekir.
The Fifth Element, kaotik ve her an tehlikeye dönüşebilecek bir dünyada yaşamını sürdürmeye çalışan sıradan bir insanın karşılaştığı sıra dışı sorunları anlatan, sürükleyici ve güçlü oyunculuklarla öne çıkan bir bilim kurgu gişe filmidir. Oscar’a aday gösterilen ses kurgusu ve etkileyici görüntü yönetimi, filmin teknik kalitesini önemli ölçüde yükseltiyor.
Milla Jovovich’in enerjik ve unutulmaz Leeloo performansı ise filmin akıllarda yer eden, son derece etkileyici final sahnesiyle zirveye ulaşıyor. Elbette filmin kusurları da yok değil. Örneğin Chris Tucker, yardımcı roldeki performansıyla Razzie Ödülleri’nde “En Kötü Yardımcı Erkek Oyuncu” dalında aday gösterilmişti. Ancak filmin yüksek temposu ve sürekli hissedilen aciliyet duygusu sayesinde bu eksiklikleri göz ardı etmek oldukça kolay oluyor.
Star Trek: First Contact (1996)

Star Trek: First Contact, 24. yüzyılda geçer. U.S.S. Enterprise NCC-1701-E mürettebatı, Romulan Tarafsız Bölgesi’nde devriye görevi yürütmektedir. Görev sırasında Kaptan Jean-Luc Picard (Patrick Stewart), aldığı emirlere karşı gelerek Borg adı verilen uzaylı ırkıyla çatışmaya girer.
Ancak Picard’ın bilmediği şey, Borg’un çok daha büyük bir planının olduğudur. Amaçları, zamanda geriye giderek 21. yüzyıla ulaşmak ve insanlığın Vulcanlarla gerçekleştireceği ilk teması engellemektir. Bu planı hayata geçirmek için de Enterprise’ı ele geçirirler.
Dostluk, dürüstlük ve sadakat temalarını güçlü bir şekilde işleyen film, uzun soluklu Star Trek serisinin hem yönetmenlerinden hem de oyuncularından biri olan Jonathan Frakes’in kariyerindeki en başarılı yapımlardan biri olarak kabul edilir.
Filmin en büyük kozlarından biri ise hiç kuşkusuz Borg’lardır. Serideki en ürkütücü uzaylı tehditlerinden biri olarak öne çıkan Borg, özellikle Borg Kraliçesi sayesinde daha da etkileyici hâle gelir. Kraliçe, aynı anda hem baştan çıkarabilen hem de öldürebilen klasik bir femme fatale figürü gibi tasvir edilerek unutulmaz bir kötü karaktere dönüşür.
Hayranlar ayrıca özel efektlerdeki belirgin gelişmeyi de hemen fark edecektir. Serinin önceki filmlerindeki görsel efektler zaman zaman kaba ve yapay görünürken, First Contact 1990’larda yaşanan görsel efekt teknolojisindeki büyük sıçramadan sonuna kadar yararlanarak çok daha etkileyici bir görsel deneyim sunuyor.
Stargate (1994)

Stargate, Antik Mısır mitolojisini etkileyici bir uzaylı hikâyesiyle harmanlayarak modern bir yorum getiriyor. Profesör Daniel Jackson (James Spader), yıldızlararası geçidi açan şifreyi çözmek için deneyimli asker Albay Jack O’Neil (Kurt Russell) ile birlikte çalışır. İkili, bu geçit sayesinde Antik Mısır’a benzeyen uzak bir gezegene ulaşır.
Buraya vardıklarında gezegenin, Ra (Jaye Davidson) adlı zalim bir hükümdar tarafından yönetildiğini keşfederler. Güvenli bir şekilde Dünya’ya dönebilmelerinin anahtarı yalnızca Ra’nın elindedir. Kaçma şanslarını artırmak isteyen Jackson ve O’Neil, gezegen halkını Ra’ya karşı ayaklanmaya ve onu devirmeye ikna etmeye çalışır.
1990’ların kalıcı klasiklerinden biri hâline gelen Stargate, Antik Mısır kültürünün büyüleyici atmosferini göz alıcı renkler ve yüksek enerjili bir görsel anlatımla başarıyla yansıtıyor. Oyuncu kadrosu genel olarak oldukça başarılı olsa da özellikle Mili Avital performansıyla öne çıkıyor. Yönetmen Roland Emmerich de hikâye ilerledikçe gerilimi sürekli canlı tutmayı başarıyor.
İyi filmlerin çoğunda olduğu gibi Stargate de kendi televizyon evrenini yarattı. Hatta ortaya çıkan dizi serisi, birçok hayrana göre orijinal filmden bile daha başarılı oldu. Hikâye biraz daha derin işlenebilirdi, ancak bunun dışında film neredeyse her yönüyle son derece başarılı ve bilim kurgu sineması bu unutulmaz yapım sayesinde çok daha zengin bir hâle geliyor.

