Öleceğini öğrenen bir insanın aklına ilk ne gelir? Henüz yapamadıkları mı, geride bırakacağı insanlar mı, yoksa sıradan bir günün bir daha hiç yaşanamayacak oluşu mu? Isabel Coixet’in 2003 yapımı My Life Without Me filmi, bu soruya beklenmedik bir yerden yaklaşıyor. Ölümle yüzleşen genç bir kadının hikâyesini anlatırken onun son günlerinden çok, kendisi öldükten sonra devam edecek hayatla ilgileniyor.
Sarah Polley’nin canlandırdığı Ann, yirmili yaşlarının başında, iki çocuk annesi bir kadın. Kocası Don’la birlikte mütevazı koşullarda yaşıyor, geceleri temizlik işinde çalışıyor. Bir gün ölümcül bir hastalığı olduğunu ve çok az zamanı kaldığını öğreniyor. Bu haberi ailesinden saklamaya karar verdikten sonra da ölmeden önce yapmak istediklerini bir listeye yazıyor.
Listenin bazı maddeleri beklenebilir türden: Çocuklarıyla daha fazla vakit geçirmek, ertelediği küçük arzularını gerçekleştirmek, hayatında eksik kalan şeyleri denemek. Fakat Ann’in planları arasında kızlarının ilerideki doğum günleri için ses kayıtları hazırlamak ve kocasının kendisinden sonra birlikte olabileceği bir kadın bulmak da var.
Burada tuhaf bir çelişki doğuyor. Ann’in yaşayacak zamanı neredeyse kalmamışken, zihni henüz gelmemiş yıllarla meşgul. Kendi geleceğini kaybeden bir insan, neden başkalarının geleceğini düzenlemeye çalışır?
Yaşayamayacağı yıllara sesini bırakmak

Ann’in kızları için hazırladığı doğum günü kasetleri, filmin en dokunaklı ayrıntılarından biri. Her kayıt, çocuklarının henüz yaşamadığı bir güne sesleniyor. Ann o günlerde bulunamayacağını biliyor; yine de annelik rolünün tamamen sona ermesini kabullenemiyor.
Kasetler ilk anda güzel bir veda düşüncesi gibi duruyor. Çocukları yıllar sonra annelerinin sesini duyabilecek, onun kendilerini sevdiğini hatırlayacak. Fakat bu kayıtların içinde daha huzursuz edici bir taraf da var: Ann, hiçbirini göremeyeceği doğum günlerini şimdiden hayal etmek zorunda.
Çocuklarının nasıl büyüyeceğini, seslerinin nasıl değişeceğini, kimlere âşık olacaklarını bilmiyor. Kayıt yaptığı sırada küçük olan kızları, o mesajları dinlediklerinde bambaşka insanlar olacak. Ann’in sesiyse hep aynı yaşta kalacak.
Bu karşıtlık, filmin ölüm üzerine söylediği pek çok şeyden daha etkili. Ölüm yalnızca bir insanın hayatını bitirmiyor; onun başkalarıyla kurabileceği bütün yeni ilişkileri de yarıda bırakıyor. Ann’in kasetleri o eksikliği gidermeye yetmeyecek. Yine de kızlarının geleceğinde kendisine küçücük bir yer açma çabası taşıyor.
Coixet’in hikâyesinde geleceği planlamak, burada umutlu bir alışkanlıktan çok, yokluğa karşı geliştirilen bir savunmaya benziyor.
Ann neden kimseye gerçeği söylemiyor?
Filmin en tartışmalı kararı, Ann’in hastalığını ailesinden gizlemesi.
Böyle bir haberi paylaşmak elbette kolay değil. Ann çocuklarını korkutmak, kocasının kendisine acıyarak bakmasını görmek ya da kalan günlerini hastalığı etrafında dönen konuşmalarla geçirmek istemiyor olabilir. Evdeki sıradan düzeni biraz daha sürdürebilmek, onun için hastane odasında vedalaşmaktan daha değerli.
Ancak Ann’in sessizliğini koşulsuz bir fedakârlık saymak da mümkün değil.
Don’un gerçeği bilmeye hakkı var. Kızlarının anneleriyle geçirecekleri son zamanı nasıl yaşayacaklarına Ann tek başına karar veriyor. Kendisi için anlaşılır olan bir korunma ihtiyacı, ailesinin hazırlanma ve vedalaşma ihtimalini ortadan kaldırıyor.
Üstelik Ann yalnızca hastalığını saklamıyor. Geride bırakacağı insanların yaşamlarına ilişkin kararlar da alıyor. Don’a uygun bir eş bulma düşüncesi, bunun en açık örneği. Sevdiği adamın yalnız kalmasını istememesi anlaşılabilir; fakat Don’un gelecekte kimi seveceğini belirlemek Ann’in elinde değil.
İşte film burada kolay bir cevaptan uzaklaşıyor. Ann’in yaptıklarını aynı anda hem şefkatli hem de bencil bulabiliriz. Bir insanın ölüm korkusu, başkalarının hayatına müdahale etmesini haklı çıkarır mı?
My Life Without Me bu soruyu açıkça tartışmak yerine Ann’in davranışlarının içine yerleştiriyor. Seyirci, karakterin içinde bulunduğu durum nedeniyle onu anlamaya hazır. Buna rağmen anlamakla hak vermek arasında bir mesafe kalıyor.
Ölmeden önce başka bir hayatı denemek
Ann’in listesinde ailesi için yaptıkları kadar kendisine ayırdığı maddeler de bulunuyor. Bunlardan biri, kocası dışında bir erkekle yakınlaşmak.
Mark Ruffalo’nun canlandırdığı Lee ile ilişkisi, hikâyenin en rahatsız edici ama en insani damarlarından birini oluşturuyor. Çünkü Ann’in arzuları, yaklaşan ölümüyle birlikte ortadan kalkmıyor. Hâlâ merak ediyor, beğenilmek istiyor, başka türlü yaşasaydı nasıl biri olabileceğini düşünüyor.
Ann çok genç yaşta anne olmuş. Yetişkinliğinin büyük bölümü çocukları, evliliği ve çalışmak zorunda olduğu iş etrafında geçmiş. Lee ile kurduğu yakınlıkta, henüz tanıma fırsatı bulamadığı bir başka benliğine yöneliyor.
Yine de bu ilişkiyi özgürleşmenin kusursuz bir örneği olarak görmek zor. Lee’nin de duyguları var ve Ann, ona hayatıyla ilgili en belirleyici gerçeği söylemiyor. Kendi sınırlarını aşmaya çalışan genç kadın, başka birinin duygusal geleceğini hesaba katmakta aynı açıklığı gösteremiyor.
Bu gerilim önemli. Film, ölmek üzere olan bir karakteri bütün davranışları bağışlanmış bir kahramana çevirdiği ölçüde zayıflayabilirdi. Ann’in çelişkileri ise onu daha canlı kılıyor. Ölümün yakınlığı, insanı bir anda daha bilge ya da daha dürüst biri yapmıyor. Bazen yalnızca zaten içinde taşıdığı istekleri daha acil hâle getiriyor.
Ann bir yandan ailesinin kendisinden sonraki yaşamını güvenceye almak isterken diğer yandan hiç yaşamadığı ihtimallere dokunmaya çalışıyor. Birbirine ters görünen bu iki çaba, aslında aynı korkudan besleniyor: Zamanının geri dönülmez biçimde tükenmesi.
Sarah Polley’nin sakinliği neden bu kadar etkili?
Bu hikâye daha gösterişli bir oyunculukla kolayca gözyaşı toplamaya çalışan bir melodrama dönüşebilirdi. Sarah Polley’nin performansıysa çoğu zaman bunun tersini tercih ediyor.
Ann, ölüm haberini aldıktan sonra sürekli ağlayan ya da çevresindeki herkese büyük hayat dersleri veren biri değil. Alışveriş yapmaya, çalışmaya, ailesiyle konuşmaya devam ediyor. Bazen yorgun, bazen dalgın, kimi zaman da beklenmedik ölçüde kararlı.
Polley’nin yüzünde çoğu zaman tek bir duygunun karşılığını aramak zor. Üzüntüyle merak, korkuyla kayıtsızlık birbirine karışıyor. Seyirci karakterin ne hissettiğini her an kesin biçimde bilmiyor. Ann’in kendi duygularını da henüz anlayamamış olması, performansın ikna edici yanlarından biri.
Coixet’in yaklaşımı bu sakinliğe eşlik ediyor. Film, ölüm fikrini sürekli dramatik bir zirveye taşımak yerine gündelik hayatın içinde tutuyor. Çamaşırhane, iş yeri, mutfak ve otomobil gibi sıradan mekânlar, Ann’in yaklaşan yokluğuyla yeni bir anlam kazanıyor.
Bununla birlikte filmin duygusallığı zaman zaman fazla özenle düzenlenmiş hissedilebiliyor. Ann’in son günlerinin müzik ve romantik yakınlıklarla çevrelenmesi, ölümün karmaşık ve çoğu kez çirkin gerçekliğini yumuşatma riski taşıyor. Bazı anlarda hikâye, seyircinin ne hissetmesi gerektiğini fazlasıyla biliyor gibi.
Yine de Polley’nin ölçülü oyunculuğu bu eğilimi dengeliyor. Ann’in kırılganlığını etkili kılan şey, her sahnede acısını göstermesi değil; çok az zamanı kalmışken bile bazen herhangi bir gününü yaşayan genç bir kadına benzemesi.
Geleceği planlamak, ölümün karşısında son bir kontrol arayışı mı?

Ann’in hazırladığı listeye dönünce ilk fark edilmeyen bir özellik ortaya çıkıyor: Maddelerin bir bölümü, gerçekleşip gerçekleşmeyeceklerini kendisinin asla öğrenemeyeceği şeylerle ilgili.
Kızlarının gelecekteki doğum günleri, Don’un yeni bir ilişki kurma ihtimali, ailesinin onsuz yaşayacağı yıllar… Ann bunları planlayabiliyor ama sonuçlarını göremeyecek.
Belki de geleceğe bu kadar sıkı tutunmasının nedeni tam olarak bu. Hastalığı karşısında yapabilecekleri son derece sınırlı. Kendi yaşam süresini değiştiremiyor. Fakat bir kaset kaydedebilir, bir isim düşünebilir, bir görüşme ayarlayabilir. Büyük ve kaçınılmaz bir kaybın karşısına küçük, tamamlanabilir işler koyuyor.
Liste bu açıdan sıradan bir yapılacaklar defterinden farklı. Ann için belirsizliği azaltmanın, ölümü gündelik bir düzene sığdırmanın yolu hâline geliyor.
Ama burada acı bir yanılgı da var. İnsan sevdiklerine bir şeyler bırakabilir; onların hayatını önceden yaşayamaz. Ann’in hazırlıkları ne kadar dikkatli olursa olsun, ailesi onun yokluğunda kendi kararlarını verecek, beklenmedik acılar ve mutluluklarla karşılaşacak.
Filmin en güçlü düşüncesi belki de burada beliriyor: Sevmek, bazen geride kalacakların hayatına devam edeceğini kabullenmeyi gerektirir.
Ann’in planları ölümün üzerinde gerçek bir denetim sağlamıyor. Onun ölüm karşısında tamamen edilgen kalmasını önlüyor. Elinden alınan zamana karşı, hâlâ yapabileceği şeylere yöneliyor.
My Life Without Me bu nedenle ölmeden önce hayatın tadını çıkarmayı öğütleyen basit bir hikâye değil. Bir insanın, kendi yokluğunu hayal etmek zorunda kaldığında nasıl davranabileceği üzerine daha huzursuz edici bir film.
Ann’in kaybedeceği şey yalnızca yarınları değil. Çocuklarının büyümesine tanıklık etmek, kocasıyla yaşlanmak, bugün hiç aklına gelmeyen sıradan günleri geçirmek de elinden alınıyor.
Geride bıraktığı ses kayıtları o günlerin yerini tutamaz. Onları anlamlı kılan da belki bu eksikliktir.
Çünkü Ann geleceği planlarken ölümü yenmeye çalışmıyor. Kendisinin bulunmayacağı bir dünyada, sevgisinin bir süre daha yaşamaya devam etmesini istiyor.
