Birini kaybetmek sinemada çoğu zaman büyük vedalar, cenazeler ve gözyaşları üzerinden anlatılır. Oysa yasın daha zor tarafı genellikle sonrasında başlar. Evde kalan eşyalar, yarım kalmış konuşmalar, birlikte gidilen yerler ya da yıllar sonra yeniden hatırlanan küçük bir an, kaybedilen kişinin hayatın içindeki yerini tekrar hatırlatabilir.
Bu listedeki filmler yası tek bir biçimde ele almıyor. Petite Maman kayba bir çocuğun gözünden yaklaşırken, Manchester by the Sea bazı acıların tamamen geride bırakılamayacağını kabul ediyor. Aftersun yıllar sonra yeniden anlamlandırılan anılara, Three Colours: Blue ise geçmişinden koparak yeniden başlamaya çalışan bir kadına odaklanıyor.
Yas filmleri arasında seçtiğimiz bu yedi yapımın ortak noktası, kaybı yalnızca ağlatmak için kullanmamaları. Her biri, hayatın bir noktada devam ettiğini ama bunun unutmak anlamına gelmediğini kendi diliyle anlatıyor.
7 Petite Maman (2021)

Sekiz yaşındaki Nelly, anneannesinin ölümünün ardından annesiyle birlikte onun yaşadığı eve gider. Aile eşyaları toplanırken çevredeki ormanda dolaşmaya başlayan Nelly, kendisiyle aynı yaşlarda Marion adında bir kızla tanışır. İki çocuğun kısa sürede kurduğu yakınlık, Nelly'nin annesini, anneannesini ve kendi kayıp duygusunu farklı bir yerden anlamasına kapı açar.
Céline Sciamma, yas hakkında büyük konuşmalar yapmak yerine çocukların dünyasına ve küçük ayrıntılara güveniyor. Joséphine ve Gabrielle Sanz'ın son derece doğal performansları sayesinde film, fantastik fikrini bile gündelik hayatın bir parçası gibi kabul ettiriyor. Yetmiş dakikayı biraz aşan süresinde hiçbir şeyi gereğinden fazla açıklamaması da hikâyenin kırılganlığını koruyor.
Petite Maman, kaybettiğimiz insanlarla vedalaşmanın bazen onları daha iyi tanımaktan geçtiğini söyleyen sakin bir film. Çocukluk, annelik ve geçmiş arasındaki bağı hüzünlü olduğu kadar şefkatli bir yerden kurması, onu yas üzerine çekilmiş en zarif filmlerden biri yapıyor.
6 A Ghost Story (2017)

Genç bir adam hayatını kaybettikten sonra beyaz bir çarşafın altında hayalet olarak yaşadığı eve geri döner. Eşi yasını yaşayıp hayatına devam etmeye çalışırken o aynı yerde kalır; insanlar değişir, ev el değiştirir ve zaman giderek anlamını yitirir. Başlangıçta kişisel bir kayıp hikâyesi gibi görünen film, yıllara yayılan sıra dışı bir bekleyişe dönüşür.
David Lowery'nin çarşaflı hayalet fikri ilk bakışta neredeyse çocukça görünebilir ama film bu görüntünün komikliğine hiç yaslanmıyor. Kare format, uzun sessizlikler ve Daniel Hart'ın müziğiyle çok kendine özgü bir ritim kuruyor. Rooney Mara'nın mutfakta tek başına geçirdiği uzun bölüm gibi anlar da yasın günlük hayatın içine nasıl çöktüğünü gösteriyor.
A Ghost Story, birini kaybettikten sonra geride ne kaldığını yalnızca insanlar üzerinden değil, evler, eşyalar ve zaman üzerinden de düşünüyor. Her seyirci onun ağır temposuna aynı ölçüde yaklaşmayabilir; ancak ritmine girdiğinizde kayıp ve hatırlama üzerine kolay unutulmayan bir filmle karşılaşıyorsunuz.
5 All of Us Strangers (2023)

Londra'da yalnız yaşayan senarist Adam, apartmanındaki komşusu Harry ile yakınlaşmaya başlarken çocukluğunun geçtiği eve geri döner. Burada, yıllar önce hayatlarını kaybeden anne ve babasını bıraktığı yaşlarda karşısında bulur. Adam bir yandan Harry ile yeni bir ilişki kurmaya çalışırken diğer yandan ailesiyle söyleyemediği şeyleri konuşma fırsatı yakalar.
Andrew Haigh hikâyenin fantastik tarafını bir bilmeceye dönüştürmek yerine Adam'ın duygusal geçmişine yaklaşmanın yolu olarak kullanıyor. Andrew Scott'ın kontrollü ama giderek açılan performansı filmin merkezinde; Claire Foy ile Jamie Bell'in anne-baba rollerindeki sıcaklığı da karşılaşmaları gerçek bir aile sohbeti kadar doğal kılıyor. Paul Mescal ise hikâyenin bugüne uzanan tarafına kırılgan bir enerji getiriyor.
All of Us Strangers'ın acısı yalnızca kaybedilen anne babadan değil, onlarla birlikte kaybolan konuşma ihtimalinden geliyor. Film geçmişi değiştiremiyor ama insanın yıllar sonra bile kendine yeni bir veda biçimi bulabileceğini gösteriyor. Romantizmle yasın birbirine karıştığı bu yapı, filmin etkisini finalden çok sonra da sürdürüyor.
4 Aftersun (2022)

On bir yaşındaki Sophie, genç babası Calum ile Türkiye'de bir tatil geçirir. Havuz, karaoke geceleri, otel odaları ve küçük gezilerle geçen günler ilk bakışta sıradan bir baba-kız tatilidir. Yıllar sonra yetişkin Sophie bu anıları ve eski kamera kayıtlarını yeniden hatırlarken, çocukken göremediği bazı ayrıntılara başka bir gözle bakmaya başlar.
Charlotte Wells, Calum'ın yaşadıklarını açıklayan sahneler ya da büyük itiraflar yerine küçük davranışları biriktiriyor. Paul Mescal, kızının yanında neşeli görünmeye çalışan ama yalnız kaldığında başka birine dönüşen Calum'ı çok ölçülü oynuyor; Frankie Corio'nun rahatlığı ise baba-kız ilişkisinin gerçekten yaşanmış gibi görünmesini sağlıyor. Eski kamera görüntülerinin kullanımı da filmin hafıza duygusuna çok iyi oturuyor.
Aftersun'ın ağırlığı çoğu zaman film bittikten sonra belirginleşiyor. Sophie'nin geçmişe dönüp babasını artık bir çocuk olarak değil, sorunları olan yetişkin bir insan olarak görmeye çalışması yasın ne kadar geç şekillenebileceğini anlatıyor. Bazı anıları tekrar tekrar düşünmemizin nedenini çok sade ama son derece sarsıcı biçimde yakalıyor.
3 Drive My Car (2021)

Tiyatro oyuncusu ve yönetmeni Yūsuke Kafuku, eşinin ölümünden iki yıl sonra Hiroshima'da Anton Çehov'un Vanya Dayı oyununu sahnelemek üzere görevlendirilir. Festival kuralları nedeniyle kendi arabasını kullanmasına izin verilmez ve genç şoför Misaki ona eşlik etmeye başlar. Uzun araba yolculukları ilerledikçe ikisinin de geçmişlerinde taşıdığı kayıplar yavaş yavaş ortaya çıkar.
Yaklaşık üç saatlik süresine rağmen Drive My Car acele etmemesini avantaja çeviriyor. Hidetoshi Nishijima'nın içine kapanık Kafuku'su ile Tôko Miura'nın mesafeli Misaki'si arasında kurulan ilişki, büyük yüzleşmelerden çok arabada geçirilen sessiz zamanlarla gelişiyor. Çehov'un Vanya Dayı'sının provaları da karakterlerin kendi söyleyemedikleri sözlerle sahnedeki metin arasında güçlü bir bağ kuruyor.
Ryūsuke Hamaguchi yasın yalnızca kaybedilen kişiyi özlemekten ibaret olmadığını; cevaplanmamış soruların, öfkenin ve suçluluğun da geride kaldığını biliyor. Drive My Car, kabullenmeyi hızlı bir iyileşme anı olarak sunmadığı için etkileyici. İnsanların bazen birbirlerinin acısını çözmeden de aynı yolda ilerleyebileceğini anlatan çok olgun bir film.
2 Manchester by the Sea (2016)

Boston'da içine kapanık bir hayat süren Lee Chandler, ağabeyinin ölüm haberini aldıktan sonra büyüdüğü sahil kasabasına geri dönmek zorunda kalır. Burada ağabeyinin genç oğlu Patrick'in vasisi olarak seçildiğini öğrenir. Lee'nin kasabada kalması ise yıllardır uzak durmaya çalıştığı eski hayatı, eski eşi Randi'yi ve taşıdığı ağır geçmişi yeniden karşısına çıkarır.
Kenneth Lonergan filmi sürekli kasvet içinde tutmak yerine Patrick'in ergenlik sorunları ve gündelik hayatın tuhaflıklarıyla beklenmedik mizah anları da yaratıyor. Bu denge, acıyı daha gerçek kılıyor. Casey Affleck'in neredeyse bütün duygularını bastırarak oynadığı Lee ile Lucas Hedges'ın daha hareketli Patrick'i arasındaki fark çok iyi çalışıyor; Michelle Williams ise az sahnede bile filmin en unutulmaz anlarından bazılarını taşıyor.
Manchester by the Sea'nın en zor tarafı, bazı yaraların tamamen kapanmayabileceğini kabul etmesi. Lee'nin hikâyesi bir dönüşüm masalına ya da kolay bir bağışlanmaya dönüşmüyor. Film buna rağmen umutsuz değil; bazen devam edebilmenin, her şeyi geride bırakmak yerine taşıyabileceğiniz kadarını yanınıza almak anlamına geldiğini gösteriyor.
1 Three Colours: Blue (1993)

Julie, geçirdiği trafik kazasında besteci olan eşini ve küçük kızını kaybeder. Hastaneden çıktıktan sonra eski evini, eşyalarını ve geçmiş hayatıyla bağlantılı hemen her şeyi geride bırakıp Paris'te yalnız yaşamaya karar verir. Hiç kimseye ihtiyaç duymadan yeniden başlayabileceğine inanırken eşinin yarım kalan müziği ve eski hayatından insanlar onu tekrar geçmişine doğru çeker.
Krzysztof Kieślowski, Julie'nin yasını diyaloglardan çok Juliette Binoche'un yüzü, Zbigniew Preisner'in müziği ve filmin her yanına yayılan mavi tonlarla anlatıyor. Binoche'un performansı özellikle güçlü; Julie'nin dışarıdan sakin görünen tavrının altında ne kadar büyük bir kırılma olduğunu en küçük bakışlarla taşıyabiliyor. Film görsel olarak son derece kontrollü olsa da hiçbir zaman soğuk bir biçim denemesine dönüşmüyor.
Three Colours: Blue, kayıptan sonra özgür olmanın bütün bağlardan kurtulmak anlamına gelip gelmediğini soruyor. Julie geçmişini silmeye çalıştıkça müzik, insanlar ve hatıralar hayatına geri sızıyor. Yasın unutmakla değil, yaşamın geri kalanına nasıl dahil edileceğini bulmakla ilgili olabileceğini anlatması nedeniyle listenin en güçlü filmi olarak zirveyi hak ediyor.


Bu Temada Devam Et
İçinizi Paramparça Edecek 10 Baba Kız ve Baba Oğul Filmi
İzledikten Sonra Hayata Farklı Bakacağınız 10 Film
Şirketlerin Karanlık Yüzünü Anlatan 8 Dizi
Gerçeği İfşa Etmenin Bedeli: Muhbirleri ve Whistleblower’ları Konu Alan 8 Film