Bazen bir filmin bütün hikâyesini değiştirmek için görüntüye bile ihtiyaç yoktur. Bozuk bir kayıt, uzaktan yakalanmış birkaç kelime, telefondan gelen anlaşılmaz bir ses ya da saatlerce dinlenen bir konuşma yeterlidir. Dinleme ve gözetleme filmleri tam da bu belirsizliğin peşinden gider: Duyduğumuz şey gerçekten sandığımız şey midir?
Bu listede klasik casusluk hikâyelerinden biraz uzaklaşıyoruz. Francis Ford Coppola’nın paranoya sinemasından Brian De Palma’nın ses teknisyenine, Doğu Almanya’nın devlet gözetiminden akıllı ev cihazlarına kadar farklı dönemlerde çekilmiş yedi film var. Bazıları bir ses kaydını suçun kanıtına dönüştürüyor, bazıları ise dinlemenin kendisini filmin merkezine yerleştiriyor.
7 Berberian Sound Studio (2012)

İngiliz ses mühendisi Gilderoy, 1970'lerde İtalya'ya giderek bir filmin ses çalışmalarında görev alır. Kendisini sıradan bir yapımda çalışacak sanırken karşısında cadılar, işkence ve cinayetlerle dolu aşırı bir korku filmi bulur. Ekrandaki şiddeti görmeyiz; Gilderoy'un işi sebzeleri parçalamak, çığlıkları kaydetmek ve bütün bu sesleri görüntülere uygun biçimde yerleştirmektir.
Peter Strickland'ın en eğlenceli numarası, üzerinde çalışılan korku filmini seyirciye neredeyse hiç göstermemesi. Bunun yerine ezilen karpuzları, koparılan turpları, makaraları, mikrofonları ve kayıt odasının kırmızı ışığını izliyoruz. Toby Jones'un sessiz, biraz ürkek Gilderoy'u da bu gürültülü İtalyan stüdyosunun ortasında giderek daha yabancı görünüyor. Ses üretiminin fiziksel tarafını bu kadar yakından gösteren başka film bulmak zor.
Berberian Sound Studio listenin klasik gözetleme tanımına en uzak filmi; burada kimse gizlice dinlenmiyor. Fakat ses kaydının insan algısıyla oynayabileceği fikrini en ileri götüren yapım da o. Bir süre sonra hangi çığlığın filme, hangisinin stüdyoya, hangisinin Gilderoy'un zihnine ait olduğunu ayırmak zorlaşıyor. Sinemanın görüntü kadar sesten oluştuğunu hatırlatan, tuhaf ve fazlasıyla sinemasever bir kapanış.
6 Pontypool (2008)

Radyo sunucusu Grant Mazzy, Ontario'nun küçük Pontypool kasabasındaki bir istasyonda sabah yayınını yaparken dışarıdan garip haberler gelmeye başlar. Önce birkaç trafik ve şiddet ihbarı duyulur; ardından muhabirlerden, telefon hatlarından ve polis telsizlerinden gelen bilgiler giderek daha ürkütücü bir tablo çizer. İstasyondakiler dışarıda tam olarak ne olduğunu göremez ve yaşananları yalnızca duydukları seslerden anlamaya çalışır.
Filmin büyük bölümü küçücük bir radyo stüdyosunda geçiyor ve Bruce McDonald bu sınırlamayı çok iyi kullanıyor. Stephen McHattie'nin tok radyo sesi, karanlık stüdyo ve telefon hattından gelen parçalı haberler filmin asıl malzemesi. Birçok korku filmi tehdidi göstermek için uğraşırken Pontypool uzun süre yalnızca insanların anlattıklarına güveniyor. Dışarıdaki kaosu zihnimizde tamamlamak, bazı sahneleri göstermekten çok daha rahatsız edici olabiliyor.
Sonlara doğru filmin dil üzerine geliştirdiği fikir herkese aynı ölçüde çalışmayabilir; Pontypool burada oldukça tuhaf bir yere gidiyor. Fakat zaten cazibesi de biraz bundan geliyor. Zombi ve salgın sinemasının en çok tüketilmiş kalıplarından birini alıp mikrofon, kelimeler ve radyo yayını üzerinden yeniden kurması hâlâ şaşırtıcı derecede özgün.
5 The Vast of Night (2019)

1950'lerin sonunda New Mexico'daki küçük bir kasabada telefon santrali çalışanı Fay ile genç radyo DJ'i Everett, sıradan bir gecede tuhaf bir ses frekansına rastlar. Telefon hatlarında beliren ses ile radyo yayını arasındaki bağlantıyı araştırmaya başladıklarında kasabanın geçmişinden gelen hikâyeler, eski kayıtlar ve açıklanamayan olaylar yavaş yavaş birbirine bağlanır.
Andrew Patterson'ın filmi büyük ölçüde insanların birbirini dinlemesi üzerine kurulu. Bazen kamera uzun süre neredeyse hiçbir şey göstermeden bir telefon konuşmasına veya radyo yayınına teslim oluyor. Sierra McCormick'in santralde hatlar arasında koşturduğu bölümler özellikle iyi; birkaç kablo, yanıp sönen ışıklar ve telefondaki seslerle küçük kasabanın tamamını zihnimizde kurabiliyoruz. Düşük bütçesini saklamaya çalışmak yerine bunu filmin tarzına çevirmiş.
The Vast of Night bilimkurgunun büyük uzay gemilerine ihtiyaç duymadan da merak yaratabileceğini hatırlatan filmlerden. Eski radyo programlarının gece yarısı verdiği o tekinsiz hissi taşıyor; anlatılanların ne kadarının gerçek olduğunu uzun süre bilmiyoruz. Ses kaydı ve radyo temasını en saf hâliyle kullanan filmlerden biri olduğu için de bu listenin en keyifli keşiflerinden.
4 Kimi (2022)

Angela Childs, Kimi adlı akıllı ev asistanının yanlış anladığı sesli komutları inceleyen bir teknoloji çalışanıdır. Evinden çıkmakta zorlanan Angela, günlerini Seattle'daki dairesinde müşterilerden gelen kısa ses kayıtlarını dinleyerek geçirir. Kayıtlardan birinde arka plandan gelen rahatsız edici sesler duyduğunda bunun sıradan bir sistem hatası olmadığına inanır ve olası bir suçun izini sürmeye başlar.
Steven Soderbergh, The Conversation ve Blow Out gibi filmlerin analog ses takıntısını günümüzün akıllı cihazlarına taşıyor. Angela'nın kulaklığında büyüttüğü küçük ses parçaları, bugün insanların kendi istekleriyle evlerine yerleştirdikleri mikrofonların ne kadar çok şey kaydedebildiğini hatırlatıyor. Zoë Kravitz de karakterin sosyal kaygısını büyük melodramlara başvurmadan oynuyor; Angela bilgisayar başında son derece kontrollüyken dış dünya onun için çok daha zor bir yer.
Kimi klasiklerinin ağırlığına sahip değil ve son bölümünde daha geleneksel bir gerilime dönüşüyor. Yine de gözetleme sinemasını 2020'lere uyarlama konusunda oldukça akıllı. Eskiden birini dinlemek için özel ekipman, uzmanlık ve fiziksel takip gerekirken burada gözetleme cihazı insanların kendi salonunda duruyor. Filmin bugün hâlâ ilginç kalmasının nedeni de tam olarak bu kadar sıradan bir teknolojiden çıkması.
3 The Lives of Others (2006)

1984 Doğu Berlin'inde Stasi subayı Gerd Wiesler, oyun yazarı Georg Dreyman ile oyuncu sevgilisi Christa-Maria Sieland'ı gözetlemekle görevlendirilir. Çiftin dairesine dinleme cihazları yerleştirilir ve Wiesler günlerini çatı katındaki küçük bir odada onların konuşmalarını kulaklıkla takip ederek geçirmeye başlar. Başlangıçta rutin görünen operasyon, dinlediği insanların özel hayatına giderek daha fazla yaklaşmasıyla Wiesler için bambaşka bir hâl alır.
Ulrich Mühe filmi neredeyse hareketsiz bir yüzle taşıyor. Wiesler'in işinin büyük bölümü oturmak, dinlemek ve rapor yazmaktan ibaret; fakat Mühe küçük bakışlarla adamın değişimini çok iyi kuruyor. Film ayrıca Stasi gözetimini teknolojik bir gösteriye çevirmiyor. Kulaklıklar, kablolar, daktiloyla hazırlanmış raporlar ve saatler süren sessizlik, devlet gözetiminin ne kadar sıradan bir günlük işe dönüşebildiğini gösteriyor.
The Lives of Others listedeki diğer filmlerden farklı olarak "kayıtta ne var?" sorusundan çok "dinleyen kişiye ne oluyor?" sorusuyla ilgileniyor. Başkalarının özel hayatını mesleki bir dosya olarak izleyen bir adamın, zamanla o hayatın içindeki sanatla, aşkla ve kırılganlıkla karşılaşması filmin asıl ağırlığını oluşturuyor. Politik gerilim ile karakter dramasını böylesine dengeli birleştirebilen çok az film var.
2 Blow Out (1981)

Jack Terry, düşük bütçeli filmlerde çalışan bir ses teknisyenidir. Bir gece yeni efektler kaydetmek için dışarı çıktığında otomobil lastiğinin patlama sesini ve hemen ardından suya düşen bir aracın gürültüsünü kaydeder. Kazadan bir kadını kurtarır; fakat stüdyoya dönüp kaydı yeniden dinlediğinde lastik patlamasından hemen önce başka bir ses duyduğunu fark eder. Jack'in elindeki birkaç saniyelik kayıt, sıradan bir trafik kazasını siyasi bir komplonun parçasına çevirebilir.
Brian De Palma ses kaydını yalnızca başlangıç bahanesi olarak kullanmıyor. Jack'in kasetleri kesmesi, sesi görüntülerle eşleştirmesi ve küçük ayrıntıları bir araya getirmesi filmin büyük bölümünü oluşturuyor. John Travolta'nın burada gösterdiği huzursuz, giderek takıntılı hale gelen performans da kariyerinin en iyilerinden. De Palma'nın gösterişli kamera hareketleriyle bu titiz ses işi yan yana gelince film tuhaf biçimde hem çok görsel hem de bütünüyle kulağa bağımlı oluyor.
Blow Out bir komplo gerilimi olarak fazlasıyla eğlenceli, fakat geride bıraktığı tat bundan daha karanlık. Bir gerçeğin kaydedilmiş olması, insanların o gerçeği kabul edeceği anlamına gelmiyor. Üstelik De Palma filmin başında sıradan bir korku filmi için ses arayan Jack'i, giderek kendi kaydının içine hapsediyor. Finaline kadar taşıdığı acı ironi de filmin yıllar sonra hâlâ bu kadar sert vurmasının nedenlerinden.
1 The Conversation (1974)

Harry Caul, San Francisco'da çalışan ve işi başkalarının konuşmalarını gizlice kaydetmek olan son derece yetenekli bir dinleme uzmanıdır. Kalabalık bir meydanda genç bir çiftin konuşmasını kaydetmesi istendiğinde görev başlangıçta sıradan görünür. Fakat kayıtları temizleyip aynı cümleleri tekrar tekrar dinledikçe yaklaşmakta olan bir cinayete tanıklık etmiş olabileceğinden şüphelenmeye başlar.
Gene Hackman burada gürültülü bir paranoya filmi kahramanı değil, kendi içine kapanmış ve insanlarla arasına sürekli mesafe koyan bir adam oynuyor. Coppola'nın en iyi tercihlerinden biri de kaydı bize bir defada eksiksiz vermemesi. Harry'nin duyduğu kelimeler temizlendikçe konuşmanın anlamı değişiyor; aynı birkaç saniyeyi her dinleyişte başka türlü yorumlamaya başlıyoruz. Walter Murch'ün ses çalışması filmin en unutulmaz parçalarından biri.
The Conversation, gözetleme üzerine çekilmiş filmlerin çoğunun dönüp dolaşıp ulaştığı temel soruyu 1974'te olağanüstü bir sadelikle soruyor: Bir konuşmayı duyabilmek, onu gerçekten anlamak anlamına gelir mi? Harry teknolojide ustalaştıkça insanları anlamakta daha da kötüleşiyor. Aradan yarım yüzyıldan fazla zaman geçmesine rağmen filmdeki mahremiyet korkusu hiç eskimedi.


Bu Temada Devam Et
Şirketlerin Karanlık Yüzünü Anlatan 8 Dizi
Is God Is İncelemesi: İntikamın Ardında Ne Kalır?
En İyi 10 Küçük Kasaba Gizem Dizisi
İlk Bölümden Sizi Ekrana Kilitleyecek Diziler