Audrey Hepburn denildiğinde akla hâlâ siyah elbise, büyük güneş gözlükleri ve New York’ta Tiffany vitrininin önünde duran Holly Golightly geliyor. Ama Audrey Hepburn filmleri yalnızca zarif romantik komedilerden ibaret değil. Kariyerine biraz daha yakından bakıldığında, Roman Holiday’deki doğal komedi ritminden The Nun’s Story’nin içe dönük dramına, Wait Until Dark’ın kapalı alan geriliminden Two for the Road’daki yıpranmış evlilik hikâyesine uzanan oldukça geniş bir oyunculuk aralığı görülüyor.
Hepburn’ün yıldız imajı elbette bu filmlerin önemli bir parçası. Sabrina ve Breakfast at Tiffany’s onun sinema tarihindeki ikonlaşmış görüntüsünü yaratırken, bu imaj bazen oyunculuğunun önüne de geçebiliyor. Oysa Charade’da romantik komedi ile gerilim arasında çok rahat hareket ediyor; The Nun’s Story’de yüz ifadelerini ve sessizliği kullanarak çok daha bastırılmış bir karakter kuruyor; Wait Until Dark’ta ise fiziksel kırılganlığı gerilimin doğrudan parçasına dönüştürüyor.
Bu nedenle en iyi Audrey Hepburn filmleri listesini yalnızca en meşhur yapımlar üzerinden oluşturmadık. Film kalitesini, Hepburn’ün performansını ve her yapımın kariyerindeki yerini birlikte değerlendirdik. Sonuçta ortaya, klasik Hollywood romantizminden gerilime ve ciddi drama kadar uzanan sekiz filmlik bir Audrey Hepburn filmleri listesi çıktı.
8 My Fair Lady (1964)

Londra'da çiçek satarak geçinen Eliza Doolittle'ın sert aksanı, fonetik profesörü Henry Higgins'in dikkatini çeker. Higgins, arkadaşı Pickering'le girdiği iddia üzerine Eliza'nın konuşmasını ve davranışlarını değiştirerek onu yüksek sosyetede bir hanımefendi gibi kabul ettirebileceğini öne sürer. Eliza bu eğitimi kabul eder ancak dönüşüm ilerledikçe mesele yalnızca nasıl konuştuğundan çıkıp kendisine nasıl davranıldığına kadar uzanır.
Audrey Hepburn'ün Eliza'sı filmin ilk bölümünde hareketli, hızlı ve fiziksel komediye açık bir performansken eğitim ilerledikçe beden dili belirgin biçimde değişiyor. Ascot yarışındaki aşırı kontrollü hâli ile eski alışkanlıklarının aniden geri dönmesi bu dönüşümü mizahın parçası yapıyor. Rex Harrison'ın Higgins'i karşısında filmin asıl gerilimi de Eliza'nın değişmesinden çok, çevresindeki erkeklerin bu değişimin sahibi olduklarını düşünmelerinden doğuyor.
My Fair Lady Hepburn'ün en rahat performansı değil ve şarkıların önemli bölümünde Marni Nixon'ın sesinin kullanılması yıllardır filmin etrafındaki tartışmalardan biri. Buna rağmen Eliza'nın sınıfsal dönüşümünü hem komik hem de giderek daha rahatsız edici hâle getirebilmesi, filmi Hepburn filmografisinin vazgeçilmez parçalarından biri yapıyor.
7 Two for the Road (1967)

Mark ve Joanna Wallace, Fransa yollarında yaptıkları bir yolculuk sırasında evliliklerinin farklı dönemlerini hatırlar. Film ilk tanışmalarından parasız geçirilen tatillere, çocuk sahibi olmalarından sadakatsizliklere kadar ilişkilerinin yıllar içindeki değişimini kronolojik olmayan bir yapıyla anlatır. Aynı yolları farklı zamanlarda kat eden çiftin birbirine bakışı da her dönüşte biraz daha değişmiştir.
Stanley Donen zaman çizgisini sürekli değiştirirken Hepburn de Joanna'nın farklı yaşlarını ve ilişki içindeki farklı hâllerini belirgin biçimde ayırıyor. İlk yolculuklardaki oyunbazlık ilerleyen yıllarda sabırsızlığa, ardından yorgunluğa dönüşüyor. Albert Finney ile aralarındaki sürtüşme de klasik Hollywood romantizminin pürüzsüz çiftlerinden oldukça uzak; birbirlerini sevmeleri, birbirlerini incitmelerine engel olmuyor.
Two for the Road, Hepburn'ün romantik sinemadaki imajını belki de en ilginç biçimde yaşlandıran film. Burada aşk bir buluşma ve mutlu son meselesi değil; yıllar boyunca değişen iki insanın hâlâ aynı ilişkide kalıp kalamayacağı sorusu. Bu nedenle daha az bilinen Audrey Hepburn klasik filmleri arasında özellikle keşfedilmeyi hak ediyor.
6 Sabrina (1954)

Zengin Larrabee ailesinin şoförünün kızı Sabrina Fairchild, ailenin küçük oğlu David'e yıllardır karşılıksız biçimde âşıktır. Paris'te geçirdiği dönemin ardından eve bambaşka bir özgüvenle döndüğünde David sonunda onu fark eder. Ancak David'in Sabrina'ya ilgisi, ailenin iş planlarını bozma ihtimali taşıyınca ciddi ağabey Linus duruma müdahale eder.
Hepburn'ün Paris dönüşü üzerinden kurulan ünlü dönüşüm filmin yalnızca kıyafet tarafıyla çalışmıyor. Sabrina'nın David'i uzaktan izleyen çekingen hâliyle Linus karşısında giderek daha rahat konuşan kadın arasında belirgin bir fark var. William Holden'ın hafifliği ile Humphrey Bogart'ın mesafeli tavrı arasında Hepburn, filmi iki farklı romantik enerji arasında taşıyor.
Sabrina, Hepburn'ün moda ikonu imajının oluşmasında büyük pay sahibi olsa da yalnızca Givenchy elbiseleri nedeniyle hatırlanacak bir film değil. Billy Wilder'ın sınıf farkı ve romantik yanılsama üzerine kurduğu hikâyede Hepburn'ün karaktere verdiği açıklık, filmin yetmiş yılı aşkın süre sonra hâlâ rahat izlenmesini sağlıyor.
5 Wait Until Dark (1967)

Yakın zamanda görme yetisini kaybeden Susy Hendrix, fotoğrafçı eşi Sam ile New York'taki küçük bir apartman dairesinde yaşamaktadır. Sam'in farkında olmadan eve getirdiği bir oyuncak bebeğin içinde uyuşturucu bulunduğunu bilen üç suçlu, bebeği geri almak için Susy'nin yalnız kaldığı zamanı kullanır. Önce farklı kimliklere bürünerek onu yönlendirmeye çalışan adamların gerçek niyeti giderek ortaya çıkar.
Hepburn Susy'yi çaresiz bir kurban gibi oynamıyor. Karakterin yeni yaşamına hâlâ alışmaya çalıştığını görüyoruz; evdeki nesneleri bulma biçimi, seslere verdiği tepkiler ve karşısındaki insanların söylediklerindeki tutarsızlıkları yakalaması gerilimin temelini oluşturuyor. Alan Arkin'in huzursuz edici Roat'ı karşısında Susy'nin korkusu gerçek ama film ilerledikçe korkuyu nasıl kullanacağına dair düşünmeye başladığını da görüyoruz.
Wait Until Dark, Hepburn'ün romantik yıldız imajını geride bıraktığında ne kadar etkili olabildiğinin en açık kanıtlarından. Filmin meşhur karanlık finali yalnızca bir gerilim numarası olarak değil, Susy'nin dezavantajını tersine çevirdiği an olarak çalışıyor. Kariyerinin en fiziksel ve en gergin performanslarından biri.
4 The Nun's Story (1959)

Belçikalı genç Gabrielle van der Mal, varlıklı ailesini geride bırakarak rahibe olmaya karar verir ve Sister Luke adını alır. Tıp eğitimi sayesinde Afrika'da görev yapmayı isteyen Luke, manastırın itaat kurallarıyla kendi mesleki sezgileri arasında giderek daha fazla sıkışır. II. Dünya Savaşı'nın yaklaşması ve Belçika'nın işgali bu iç çatışmayı daha da zorlaştırır.
Fred Zinnemann'ın filmi Hepburn'e alışıldığı türden parlak bir yıldız girişi vermiyor. Sister Luke çoğu zaman dinleyen, bekleyen ve kendisine söylenenleri uygulamaya çalışan biri; bu yüzden performansın önemli kısmı Hepburn'ün bir emre karşılık vermeden önce yüzünde beliren küçük tereddütlerde yatıyor. Karakterin dini inancı ile doktor olarak doğru bildikleri arasında sıkışması hiçbir zaman kolay bir isyana indirgenmiyor.
The Nun's Story, Hepburn'ün dramatik oyunculuğunu görmek için filmografisinin en önemli yapımlarından biri. Karakteri sevimli hâle getirme ya da seyirciyi rahatlatma ihtiyacı duymadan uzun süre ciddi ve kontrollü kalabiliyor. İkonik görüntülerinin gölgesinde kalmış performanslarını yeniden değerlendirmek için en iyi yerlerden biri.
3 Breakfast at Tiffany's (1961)

New York'ta yaşayan Holly Golightly, zengin erkeklerle kurduğu ilişkiler ve sürekli değişen sosyal çevresi sayesinde bağımsız görünen bir hayat sürmektedir. Aynı apartmana taşınan yazar Paul Varjak'la tanışması, Holly'nin dikkatle kurduğu bu hayatın arkasındaki geçmişi ve güvensizlikleri yavaş yavaş ortaya çıkarır. Holly ise bütün bunlara rağmen kendisini kimseye ait olmayan özgür biri olarak görmeye devam eder.
Hepburn'ün Holly'si, karakterin sinema tarihine geçen kıyafetlerinden çok daha hareketli ve tuhaf bir performans. Bir sahnede son derece kontrollü davranırken hemen ardından hızlı konuşan, bir şeyleri unutan ya da bulunduğu ortamdan kaçmaya çalışan başka bir Holly görüyoruz. Bu değişkenlik karakterin cazibesini oluştururken aynı zamanda altında yatan huzursuzluğu da görünür kılıyor. Filmin Mickey Rooney'nin Bay Yunioshi tasviri ise bugün haklı biçimde ciddi eleştiri alan, filmin yaşlanmayan tarafları arasına kesinlikle konamayacak bir tercih.
Breakfast at Tiffany's Hepburn'ün kültürel ikon statüsünü belirleyen film olabilir ama oyunculuğunu yalnızca zarafet üzerinden okumak Holly'yi eksik bırakıyor. Hepburn karakterin kendisini sürekli yeniden icat eden tarafıyla, bu özgüvenin arkasındaki yalnızlığı aynı anda taşıyor. Filmografisinin en tanınabilir yapımı hâlâ tartışmaya değer olmayı sürdürüyor.
2 Charade (1963)

Regina Lampert, Paris'teki tatilinden döndüğünde boşanmayı düşündüğü kocasının öldürüldüğünü ve evlerindeki her şeyin ortadan kaybolduğunu öğrenir. Kocasının savaş döneminden kalma büyük miktarda parayı sakladığını iddia eden adamlar Regina'nın peşine düşer. Tatilde tanıştığı Peter Joshua ona yardım etmeye çalışsa da Regina kısa süre içinde onun da göründüğü kişi olmayabileceğini fark eder.
Charade'ın tonu sürekli değişiyor; birkaç dakika önce ölüm tehdidi bulunan bir sahne Cary Grant ile Hepburn arasındaki komik bir konuşmaya dönüşebiliyor. Hepburn bu geçişleri Regina'nın merakı üzerinden birbirine bağlıyor. Karakter korkuyor ama kaçmak yerine soru sormaya devam ediyor; Grant'ın kimliğinin her değişiminde ona hem şüpheyle hem de çekimle yaklaşması filmin romantik tarafını gerilimden koparmıyor.
Charade, klasik Hollywood eğlencesinin türler arasında ne kadar rahat dolaşabildiğinin çok iyi bir örneği. Hepburn'ün komedi ritmi, yıldız cazibesi ve gerilim sahnelerindeki kırılganlığı aynı film içinde yan yana geliyor. Bu denge onu Audrey Hepburn filmleri arasında en rahat yeniden izlenen yapımlardan biri hâline getiriyor.
1 Roman Holiday (1953)

Avrupa turunun Roma durağında protokol programından bunalan Prenses Ann, bir gece saraydan kaçar ve kendisini şehrin sokaklarında bulur. Onu tesadüfen bulan Amerikalı gazeteci Joe Bradley, genç kadının kim olduğunu fark edince büyük bir haber yakaladığını düşünür. Joe kimliğini saklayarak Ann'e Roma'yı gezdirirken ikisi için de başlangıçtaki planlardan farklı bir gün ortaya çıkar.
Hepburn'ün ilk büyük Hollywood başrolünde dikkat çeken şey, yıldızlık iddiasından çok rahatlığı. Ann saray protokolünde sıkışırken yüzündeki sabırsızlık küçük hareketlerle ortaya çıkıyor; Roma sokaklarına çıktığında ise performansın ritmi tamamen açılıyor. Gregory Peck'le Vespa'dan kafeye uzanan sahnelerde komediyi zorlamıyor, Joe'nun gerçek niyetlerinden habersiz oluşunu da karakteri saflaştırmadan oynuyor.
Roman Holiday yalnızca Hepburn'ü dünyaya tanıtan ve ona Oscar kazandıran film değil; sonraki kariyerinde kullanacağı pek çok özelliğin ilk kez bu kadar temiz biçimde bir araya geldiği yapım. Mizah, kırılganlık ve romantik çekim arasında hiç zorlanmadan hareket edebiliyor. **Audrey Hepburn filmleri** arasında ilk sırayı almasının nedeni de yıldız doğuşuyla film kalitesinin aynı noktada buluşması.



Bu Temada Devam Et
Kalabalığın İçinde Tek Başına: Yalnızlık Hissini En İyi Veren 15 Film
Şefleri ve Restoran Dünyasını Konu Alan 8 Film
Işık Sönmeden Önce: Projeksiyoncuları ve Eski Sinema Salonlarını Anlatan 5 Film
Sanat Sahteciliğini ve Sahte Eserleri Konu Alan 5 Film