Yalnızlık filmleri denildiğinde akla hemen tek başına yaşayan karakterler geliyor. Oysa sinemada yalnızlık çoğu zaman fiziksel olarak kimsesiz kalmaktan daha karmaşık bir yerde ortaya çıkıyor. Aynı evi paylaşan iki insan birbirine ulaşamayabiliyor, kalabalık bir şehir insanı daha da görünmez hale getirebiliyor ya da günler birbirinin aynısı oldukça dış dünyayla kurulan bağ yavaş yavaş zayıflayabiliyor.
Bu listede de yalnız karakterlerin bulunduğu her filmi toplamadık. Uzak‘ın İstanbul kışı, Taxi Driver’ın gece sokakları, Vive L’Amour’un boş daireleri ya da Lost in Translation’ın otel odaları yalnızlığı doğrudan filmlerin havasına taşıyor. Sessizlik, tekrar eden rutinler, uzak duran bedenler ve yarım kalan konuşmalar en az hikâyenin kendisi kadar önemli.
Seçki yalnızlığın tek bir biçimi olmadığını da gösteriyor. Paris, Texas’ta geçmişinden kopmuş bir adamı, Tony Takitani’de hayatını neredeyse tamamen kendi içine kapatarak sürdüren birini, The Green Ray’de ise insanların arasında olmasına rağmen hiçbir yere ait hissedemeyen bir kadını izliyoruz. Perfect Days’in listenin sonunda bıraktığı soru ise biraz farklı: İnsan tek başına yaşayabilir; ama bu her zaman yalnız olduğu anlamına gelir mi?
15 Perfect Days (2023)

Hirayama Tokyo'da umumi tuvaletleri temizleyerek hayatını kazanan, küçük bir apartman dairesinde tek başına yaşayan bir adamdır. Her sabah aynı saatte kalkar, kasetlerinden müzik dinler, öğle arasında ağaçların fotoğrafını çeker ve günlerini neredeyse değişmeyen bir düzen içinde geçirir. Çevresindeki insanlarla karşılaşmaları bu sakin rutinin arasına küçük kırılmalar getirir.
Wim Wenders Hirayama'nın hayatını dramatik bir yalnızlık hikâyesine çevirmiyor. Kōji Yakusho karakteri sessiz oynuyor ama mutsuz bir adam portresi çizmiyor; kitaplar, müzik, ağaçlar ve kısa insan karşılaşmaları hayatının gerçek parçaları. Tekrar eden sabahlar da giderek sıkıcı olmaktan çıkıp karakterin seçtiği yaşam biçimini anlatıyor.
Perfect Days bu listenin kapanışı için özellikle anlamlı çünkü tek başına olmakla yalnız hissetmek arasındaki farkı açıyor. Hirayama'nın hayatında eksikler var, geçmişinin ağırlığı da tamamen kaybolmuş değil; buna rağmen film yalnızlığı otomatik olarak mutsuzlukla eşitlemiyor.
14 Lights in the Dusk (2006)

Helsinki'de gece vardiyasında güvenlik görevlisi olarak çalışan Koistinen'in yakın arkadaşı yoktur ve iş arkadaşları tarafından da pek ciddiye alınmaz. Bir akşam Mirja adında bir kadın onunla ilgilenmeye başlayınca uzun süredir alıştığı yalnız hayatın değişebileceğini düşünür. Ancak Koistinen farkında olmadan başka insanların planının içine çekilir.
Aki Kaurismäki karakterinin yalnızlığını uzun açıklamalarla anlatmıyor. Janne Hyytiäinen'in donuk yüzü, boş barlar, geceleri parlayan dükkânlar ve birkaç kelimeyi geçmeyen konuşmalar yeterli oluyor. Koistinen'in kendisine gösterilen en küçük ilgiye bile hızla bağlanması, ne kadar savunmasız olduğunu açıkça gösteriyor.
Lights in the Dusk sertliğini sakinliğinin altında saklayan bir film. Koistinen'in başına gelenler melodrama dönüşmeden anlatılıyor ve onun insanlarla temas kurma isteği, filmin bütün soğukluğunun içinde küçük ama inatçı bir umut bırakıyor.
13 Inside Llewyn Davis (2013)

1961 yılında New York'un folk müzik çevresinde tutunmaya çalışan Llewyn Davis'in kalıcı bir evi, düzenli geliri ya da istikrarlı bir ilişkisi yoktur. Geceleri arkadaşlarının kanepelerinde uyur, küçük kulüplerde şarkı söyler ve müziğiyle hayatını sürdürebileceği bir fırsat arar. Birkaç günlük yolculuğu onu New York'tan Chicago'ya ve yeniden başladığı yere götürür.
Oscar Isaac Llewyn'ı yalnızca talihsiz bir müzisyen olarak oynamıyor; karakter kendi yalnızlığını büyüten kararlar da veriyor. İnsanları küçümsüyor, yardımları kabul etmekte zorlanıyor ve başarısızlığının acısını çoğu zaman çevresindekilerden çıkarıyor. Coen kardeşlerin gri kış görüntüleri ve döngüsel yapısı da bu sıkışmışlığı iyi tamamlıyor.
Inside Llewyn Davis yalnızlığı romantikleştirmediği için güçlü. Llewyn'ın yeteneği gerçek, hayal kırıklığı anlaşılır; ama film onu yalnızca dünyanın anlamadığı bir sanatçı olarak da göstermiyor. Bir yere ait olamamanın bazen kişinin kendi karakteriyle de ilgili olabileceğini acı biçimde kabul ediyor.
12 Chungking Express (1994)

Hong Kong'da yaşayan iki polis memuru farklı zamanlarda sevgililerinden ayrılır. 223 numaralı polis ayrılığı kabullenmeye çalışırken gizemli bir kadınla karşılaşır; 663 numaralı polis ise uçuş görevlisi sevgilisinin gidişinin ardından günlük hayatına devam etmeye çalışır. İki hikâye aynı şehirde, birbirine çok yakın mekânlarda gelişir.
Wong Kar-wai kalabalık Hong Kong'u yalnızlığın tam karşıtı gibi göstermiyor. İnsanlar sürekli birbirlerinin yanından geçiyor ama gerçek temas çok daha nadir. Takeshi Kaneshiro konserve ananaslarla konuşurken Tony Leung boş evindeki eşyalara dert anlatıyor; bu küçük tuhaflıklar filmin hüznünü ağırlaştırmadan taşıyor.
Chungking Express yalnızlığın içinden hâlâ yeni bir karşılaşma çıkabileceğine inanıyor. Filmde ayrılık acısı gerçek ama şehir tamamen umutsuz bir yer değil; aynı kalabalık içinde başka birinin yolu her an sizin yolunuzla kesişebilir.
11 Oslo, August 31st (2011)

Uyuşturucu bağımlılığı tedavisinin son dönemindeki Anders, bir iş görüşmesine katılmak için rehabilitasyon merkezinden Oslo'ya gider. Şehirde geçirdiği bir gün boyunca eski arkadaşlarıyla buluşur, geçmiş hayatının izlerini takip eder ve artık kendisine yabancılaşmış görünen dünyayla yeniden temas kurmaya çalışır.
Anders Danielsen Lie'nin performansı filmin neredeyse bütün ağırlığını taşıyor. Anders insanların arasında oturabiliyor, sohbet edebiliyor ve eski dostlarıyla gülebiliyor; yine de bulunduğu her ortamda araya görünmez bir mesafe giriyor. Joachim Trier Oslo'yu da geçmişin hatıralarıyla dolu ama artık karaktere ait olmayan bir şehir gibi çekiyor.
Oslo, August 31st yalnızlığı sosyal çevrenin yokluğuyla açıklamıyor. Anders'in tanıdığı insanlar var, geçmişi var, önünde seçenekler bile var; asıl sorun kendisini bütün bunların içinde yeniden konumlandıramaması. Bu yüzden film yalnızlığı çok ağır ama son derece insani bir yerden yakalıyor.
10 The Green Ray (1986)

Paris'te yaşayan Delphine'in yaz tatili planı arkadaşının son anda vazgeçmesiyle bozulur. Çevresindeki insanlar onu farklı tatillere davet eder ve yeni kişilerle tanıştırmaya çalışır, fakat Delphine gittiği hiçbir yerde kendisini rahat hissedemez. Yaz ilerledikçe yalnız kalmak istememesiyle insanlara yaklaşmakta zorlanması arasındaki gerilim büyür.
Marie Rivière'nin performansı Delphine'i sürekli üzgün bir karaktere indirgemiyor. Arkadaşlarıyla konuşuyor, seyahat ediyor, yeni insanlarla tanışıyor ama en küçük sosyal ortamda bile kendisini dışarıda hissedebiliyor. Rohmer'in hafif ve doğal kamerası bu durumu dramatize etmek yerine günlük hayatın içinde bırakıyor.
The Green Ray kalabalık içinde yalnız olmanın en iyi örneklerinden biri. Delphine'in aradığı şey yalnızca romantik bir ilişki değil; başka biriyle gerçekten aynı anda aynı şeyi hissedebilme ihtimali. Bu küçük beklenti filmi beklenenden çok daha dokunaklı yapıyor.
9 Three Colors: Blue (1993)

Julie büyük bir trafik kazasında eşini ve küçük kızını kaybettikten sonra eski hayatından tamamen kopmaya karar verir. Evini boşaltır, eşyalarından kurtulur ve Paris'te kimsenin kendisini tanımadığı yeni bir daireye taşınır. Geçmişten kalan insanlar ve yarım kalmış işler ise onun istediği kadar kolay ortadan kaybolmaz.
Juliette Binoche Julie'nin yasını büyük patlamalar yerine kontrollü bir içe kapanmayla oynuyor. Kieślowski mavi renkleri, aniden gelen müzik parçalarını ve kısa kararmaları kullanırken karakterin eski hayatından kopma çabasını sürekli kesintiye uğratıyor. Julie fiziksel olarak özgürleşmeye çalıştıkça başka insanlarla bağlarının tamamen silinemeyeceği ortaya çıkıyor.
Three Colors: Blue yalnızlığın bazen başımıza gelen değil, bilinçli olarak seçtiğimiz bir savunma biçimi olabileceğini anlatıyor. Julie'nin herkesten uzaklaşma isteği anlaşılır; film ise acının dünyayla bütün bağları keserek gerçekten geride bırakılıp bırakılamayacağını sorguluyor.
8 The Man Who Sleeps (1974)

Paris'te yaşayan genç bir öğrenci bir sabah sınavına gitmemeye karar verir. Bu küçük reddediş kısa süre içinde bütün hayatına yayılır; arkadaşlarından, derslerinden ve günlük sorumluluklarından uzaklaşarak günlerini odasında ya da şehrin sokaklarında amaçsızca dolaşarak geçirmeye başlar.
Bernard Queysanne ve Georges Perec karakterin iç dünyasını doğrudan onun ağzından anlatmak yerine ikinci şahıs anlatımla kuruyor. Jacques Spiesser neredeyse hiç konuşmadan Paris'te dolaşırken ses bandındaki anlatıcı ona sürekli 'sen' diye sesleniyor. Bu mesafe, karakterin kendi hayatına dışarıdan bakıyormuş hissini daha da belirgin hale getiriyor.
The Man Who Sleeps yalnızlığı neredeyse deneysel bir noktaya kadar götürüyor. İnsanlardan uzaklaşmak başlangıçta özgürlük gibi görünse de günler birbirinin aynısı oldukça hiçbir şeyle ilgilenmemenin kendisi başka bir hapishaneye dönüşüyor.
7 Her (2013)

Boşanma sürecindeki Theodore Twombly, başkaları adına kişisel mektuplar yazarak geçimini sağlar ve Los Angeles'taki dairesinde yalnız yaşamaktadır. Yeni satın aldığı yapay zekâ işletim sisteminin Samantha adını verdiği sesiyle konuşmaya başladıktan sonra aralarında giderek yakınlaşan bir ilişki gelişir.
Joaquin Phoenix Theodore'u şehirden tamamen kopmuş biri gibi oynamıyor; işe gidiyor, arkadaşları var ve kalabalığın içinde yaşıyor. Spike Jonze'nin Los Angeles'ı da soğuk bir teknoloji kenti değil, sıcak renklerle dolu. Tam da bu yüzden Theodore'un çevresi insanlarla doluyken en derin ilişkisini görünmeyen bir sesle kurması daha çarpıcı.
Her teknolojiyi yalnızlığın tek sebebi ilan etmekten kaçınıyor. Samantha Theodore'un yalnızlığını bir süre hafifletiyor ama aynı zamanda onun yakınlık, kayıp ve değişimle ilgili sorunlarını daha açık hale getiriyor. Film romantik olduğu kadar yalnızlığın değişen biçimleri üzerine de güçlü.
6 Tony Takitani (2004)

Tony Takitani çocukluğundan itibaren tek başına yaşamaya alışmış, teknik ressam olarak sakin ve düzenli bir hayat kurmuş bir adamdır. Eiko ile tanışıp evlenmesi ilk kez hayatını başka biriyle gerçekten paylaşmasına neden olur. Ancak Eiko'nun kıyafetlere karşı kontrol etmekte zorlandığı tutkusu ilişkilerinde giderek daha fazla yer kaplar.
Jun Ichikawa filmi Haruki Murakami'nin öyküsündeki mesafeyi koruyan son derece sade bir görsel dille çekiyor. Issei Ogata'nın kontrollü oyunculuğu, boş odalar ve Ryuichi Sakamoto'nun piyanosu Tony'nin dünyasını fazla dramatize etmeden taşıyor. Kamera sık sık yana doğru kayarak hayatın bir görüntüden diğerine sessizce geçtiği hissini veriyor.
Tony Takitani yalnızlığa alışmanın yalnızlığın ortadan kalkması anlamına gelmediğini çok iyi biliyor. Tony ancak başka biri hayatına girdikten sonra daha önce neyin eksik olduğunu fark ediyor; kayıp da bu nedenle eskisinden daha derin bir boşluk bırakıyor.
5 Lost in Translation (2003)

Yaşı ilerleyen Amerikalı oyuncu Bob Harris bir viski reklamı çekmek için Tokyo'ya gelir. Aynı otelde kalan Charlotte ise fotoğrafçı eşi işiyle ilgilenirken günlerinin çoğunu tek başına geçirmektedir. Uykusuz gecelerde karşılaşan ikili, yabancı bir şehirde birbirlerinin yalnızlığına ortak olmaya başlar.
Sofia Coppola Tokyo'nun kalabalığını karakterleri çevreleyen bir enerji olarak kullanırken Bob ve Charlotte çoğu zaman bu kalabalığın dışında kalıyor. Bill Murray'nin yorgun mizahıyla Scarlett Johansson'ın ne yapacağını bilemeyen sessizliği birbirine çok iyi uyuyor. Otel barındaki küçük sohbetler büyük romantik açıklamalardan daha önemli.
Lost in Translation iki insanın birbirlerinin hayatını tamamen değiştirmesine ihtiyaç duymadan da gerçek bir bağ kurabileceğini anlatıyor. Bob ve Charlotte'un ilişkisini unutulmaz yapan şey ne kadar sürdüğü değil, ikisinin de tam ihtiyaç duyduğu anda karşılaşması.
4 Paris, Texas (1984)

Dört yıldır kayıp olan Travis, Teksas çölünde tek başına yürürken bulunur. Kardeşi Walt onu Los Angeles'a götürdüğünde Travis yıllardır görmediği küçük oğluyla yeniden bağ kurmaya çalışır. Ardından oğlunun annesi Jane'i bulmak için birlikte yola çıkarlar.
Harry Dean Stanton'ın yüzü filmin büyük bölümünde Travis'in geçmişini sözlerden daha iyi anlatıyor. Wim Wenders geniş Amerikan manzaralarını özgürlük görüntüsü gibi değil, karakterlerin birbirlerinden ne kadar uzaklaşabildiğini gösteren alanlar olarak kullanıyor. Ry Cooder'ın gitarı da filmin sessizliğine çok iyi eşlik ediyor.
Paris, Texas yalnızlığı yalnızca terk edilmek ya da kaybolmak üzerinden anlatmıyor. Travis'in yeniden insanlarla bağ kurması geçmişte yaptıklarını geri almıyor; bazen sevdiğiniz insanlara yaklaşmanın yolu onlardan yeniden uzaklaşmayı gerektirebiliyor.
3 Vive L'Amour (1994)

Taipei'de emlakçılık yapan May, sokak satıcısı Ah-jung ve mezarlık nişleri satan Hsiao-kang birbirlerinden habersiz biçimde aynı boş daireyi kullanmaya başlar. May ile Ah-jung arasında kısa süreli bir ilişki gelişirken Hsiao-kang da aynı mekânda kendi yalnızlığıyla yaşamaya devam eder.
Tsai Ming-liang'ın Taipei'sinde insanlar birbirine fiziksel olarak çok yakın ama duygusal olarak neredeyse ulaşılmaz durumda. Uzun sessizlikler, boş yeni binalar ve Lee Kang-sheng'in içe kapanık Hsiao-kang'ı filmi ağırlaştırmadan yalnızlık hissini büyütüyor. Karakterler aynı yatağı, aynı odaları ve aynı şehri paylaşabiliyor ama gerçek temas çok daha zor.
Vive L'Amour'un yalnızlığı özellikle sert çünkü kimse gerçekten tek başına değil. İnsanlar sürekli birbirlerinin yakınından geçiyor, bedenleri buluşuyor, fakat ihtiyaç duydukları yakınlık bir türlü oluşmuyor. Filmin uzun süre akılda kalmasının nedeni de bu mesafe.
2 Taxi Driver (1976)

Vietnam gazisi Travis Bickle uykusuzluk çektiği için New York'ta gece vardiyasında taksi şoförü olarak çalışmaya başlar. Saatler boyunca şehrin sokaklarında dolaşır, müşterileri izler ve boş zamanlarında yalnız başına sinemaya gider. İnsanlarla bağ kurma girişimleri başarısız oldukça şehre ve çevresindeki insanlara karşı öfkesi büyür.
Robert De Niro Travis'i yalnızca toplum tarafından dışlanmış biri olarak oynamıyor; karakterin insanlara yaklaşmayı becerememesi ve giderek kendi düşüncelerinin içine kapanması da önemli. Scorsese'nin geceleri neon ışıkları, buhar ve taksinin ön camından gösterdiği New York'u hem kalabalık hem boğucu bir yer.
Taxi Driver şehir yalnızlığının en karanlık örneklerinden biri çünkü Travis'in izolasyonu zamanla yalnızlık olmaktan çıkıp dünyaya karşı kurduğu tehlikeli bir bakışa dönüşüyor. Film ona sempati duymamızı zorunlu kılmadan, uzun süre temas kuramamanın bir insanı nasıl çarpıtabileceğini gösteriyor.
1 Uzak (2002)

İstanbul'da yaşayan fotoğrafçı Mahmut, memleketinden iş aramak için gelen kuzeni Yusuf'u bir süreliğine evinde misafir eder. Yusuf gemilerde çalışarak uzaklara gitme hayali kurarken Mahmut yıllar önce sahip olduğu ideallerden giderek uzaklaşmış durumdadır. Aynı küçük daireyi paylaşmaları iki adam arasındaki farkları ve sessiz gerilimi yavaş yavaş ortaya çıkarır.
Nuri Bilge Ceylan yalnızlığı büyük olaylarla değil, iki insanın aynı evde birbirinden kaçmasıyla anlatıyor. Mahmut televizyonun karşısında otururken Yusuf sokaklarda ve limanda dolaşıyor; konuşmaları kısa, ortaklıkları neredeyse yok. İstanbul'un karlı sokakları, boş odalar ve uzun sessizlikler filmin duygusunu belirliyor.
Uzak'taki yalnızlık şehirde tek başına yaşamaktan daha ağır bir yerde duruyor: İnsanlar yan yana olduklarında bile birbirlerine ulaşamıyor. Mahmut ile Yusuf arasındaki mesafe küçücük bir evin içinde bile kapanmıyor. Bu nedenle film, yalnızlığı seyirciye gerçekten hissettiren en güçlü Türkiye yapımlarından biri olmayı sürdürüyor.




Bu Temada Devam Et
Michael Haneke Sinemasında Gözetleme, Görüntü ve Suçluluk: 7 Film
Yasla Yaşamayı Anlatan 7 Film
Mahkeme Salonunda Geçen En İyi 12 Film
Ölümle Çalışmak: Cenaze Görevlilerini Konu Alan 7 Film