David Lynch sinemasına dışarıdan bakıldığında akla hemen rüyalar, tuhaf karakterler, kırmızı perdeler ve açıklaması zor sahneler gelebilir. Fakat Lynch’i yalnızca “garip filmler çeken yönetmen” olarak görmek, filmlerinin önemli bir bölümünü ıskalamak demek. Onun dünyasında ses kadar sessizlik, banliyö düzeni kadar şiddet, Hollywood parıltısı kadar kimlik kaybı da belirleyici.
Bu nedenle aşağıdaki beş film bir “en iyi David Lynch filmleri” sıralaması olarak düşünülmemeli. Amaç, yönetmenin sinema diline farklı kapılardan girmek: önce ses ve endüstriyel kâbus, ardından Amerikan taşrasının karanlığı, sonra beklenmedik ölçüde sade bir yolculuk, kimlik ile performansın birbirine karıştığı Hollywood ve en sonunda Lynch’in dijital dönemde ulaştığı en parçalı anlatı.
5 Eraserhead (1977)

Henry Spencer, kasvetli bir sanayi bölgesinde yaşayan içine kapanık genç bir adamdır. Eski sevgilisi Mary’nin hamile kaldığını öğrenmesiyle kendisini hazırlıksız olduğu bir aile hayatının içinde bulur. Çiftin dünyaya gelen bebeği ise gündelik hayatın zaten kırılgan olan dengesini daha da zorlaştırır; Henry giderek daha dar, huzursuz ve kapalı bir hayatın içine çekilir.
Eraserhead’ı yalnızca siyah-beyaz görüntülerindeki tuhaflık üzerinden okumak eksik kalır; filmin en sert taraflarından biri sesidir. Henry’nin odasında, koridorlarda ve fabrika çevresinde sürekli dolaşan uğultular neredeyse hiçbir zaman ortamı terk etmez. Mekanik titreşimler, boru sesleri ve belirsiz endüstriyel gürültüler, dekorun arkasında duran bir atmosfer olmaktan çıkıp Henry’nin ruh hâline ortak olur. Lynch ile ses tasarımcısı Alan Splet’in yarattığı bu dünya, seyircinin rahatça sessiz kabul edebileceği bir alan bırakmaz. Henry kadar biz de o uğultunun içinde yaşamaya başlarız.
Lynch’e giriş için Eraserhead’ın önemi, yönetmenin daha sonra çok daha büyük bütçelerle geliştireceği sinema dilinin burada en çıplak hâliyle bulunmasında. Hikâye kusursuz biçimde açıklanmayı beklemez; mekân, yüzler, ses ve tekrarlar birlikte anlam üretir. Düşük bütçesi filmin alanını daraltmış olabilir ama hayal gücünü sınırlamamıştır. Lynch’in filmlerinde mantığın neden zaman zaman duygunun gerisinde kaldığını anlamak isteyen biri için doğru başlangıç noktası burasıdır.
4 Blue Velvet (1986)

Üniversite öğrencisi Jeffrey Beaumont, babasının rahatsızlanmasının ardından memleketi Lumberton’a döner. Bir gün boş bir arazide bulduğu kesik insan kulağı onu polis soruşturmasına ve gizemli gece kulübü şarkıcısı Dorothy Vallens’a götürür. Jeffrey merakına yenildikçe kasabanın sakin görünen hayatının altında çok daha tehlikeli ilişkilerin bulunduğunu fark eder.
Blue Velvet’ın akılda kalan karşıtlığı yalnızca güzel banliyölerle karanlık odaların yan yana getirilmesinden doğmaz. Jeffrey bu iki dünya arasında şaşırtıcı bir rahatlıkla dolaşır. Gündüzleri çimlerin sulandığı, komşuların selamlaştığı Lumberton’dan çıkıp geceleri Dorothy’nin dairesine ve Frank Booth’un şiddet dolu çevresine girebilir. Film kötülüğü şehrin dışında, ayrı bir bölgede saklamaz; aynı sokakların birkaç kapı ötesine yerleştirir. Açılıştaki bakımlı çimlerin altına inen kamera ve toprağın içinde birbirine giren böcekler, bütün filmin küçük bir özeti gibidir: yüzey temizdir ama altında hayat çok daha karmaşıktır.
Bu film Lynch kariyerinde önemli bir eşiktir çünkü Eraserhead’ın kapalı deneysel dünyasındaki huzursuzluğu daha tanıdık bir polisiye ve gizem çatısına taşır. Seyirci Jeffrey’nin merakını kolayca takip edebilir, fakat film hiçbir zaman rahat bir suç hikâyesine dönüşmez. Lynch’in erişilebilir bir anlatının içine kendi takıntılarını nasıl yerleştirebildiğini görmek için Blue Velvet kilit filmdir. Sonraki çalışmalarındaki kasabalar, sırlar ve sıradan hayatın altındaki tekinsizlik burada belirgin bir biçim kazanır.
3 The Straight Story (1999)

Alvin Straight, Iowa’da yaşayan yaşlı bir adamdır. Yıllardır görüşmediği kardeşi Lyle’ın felç geçirdiğini öğrenince onun yanına gitmeye karar verir. Araba kullanmasına engel olan sağlık sorunları nedeniyle alışılmadık bir çözüm bulur ve yüzlerce kilometrelik yolculuğa çim biçme makinesiyle çıkar. Yol boyunca yabancılarla karşılaşır, kısa süreli sohbetler eder ve geçmişiyle ilgili bazı hesapları sessizce yanında taşır.
Lynch’in filmografisini yalnız karanlık odalar, şiddet ve bozulmuş gerçeklik üzerinden tanıyan biri için The Straight Story şaşırtıcı olabilir. Oysa yönetmenin sevdiği birçok şey burada da vardır: küçük Amerikan kasabaları, uzun yollar, geceleri yapılan konuşmalar ve kenarda kalmış insanlar. Fark, bu mekânların yarattığı duygudadır. Blue Velvet’ta benzer bir Amerika haritası tehdit ve merakla doluyken Alvin’in yolculuğunda aynı coğrafya insanların birkaç dakikalığına birbirine açılabildiği bir alan hâline gelir. Özellikle kamp ateşi başındaki sohbetler ya da yol kenarında kurulan kısa ilişkiler, Lynch’in insanlara duyduğu merakı daha sakin bir biçimde ortaya çıkarır.
Bu filmin rotadaki yeri çok önemli, çünkü Lynch’i tek bir sıfata indirgemeyi engeller. Sürrealizm geri çekildiğinde geriye boşluk kalmaz; yaşlanma, pişmanlık, aile ve gurur gibi son derece sade meseleler belirginleşir. Yavaş temposu da filmin önündeki bir engel değil, karakterinin fiziksel ritmiyle uyumlu bilinçli bir yapı oluşturur. Lynch’in tuhaflığa ihtiyaç duymadan da kendine ait bir dünya yaratabildiğini görmek, sonraki iki filmi çok daha doğru bir yerden okumayı sağlar.
2 Mulholland Dr. (2001)

Betty Elms, oyuncu olma hayaliyle Los Angeles’a gelen genç bir kadındır. Teyzesinin boş dairesine yerleştiğinde içeride hafızasını kaybetmiş gizemli bir kadınla karşılaşır. Kendisine Rita adını veren bu kadın kim olduğunu hatırlamaz. Betty ona yardım etmeye karar verir ve ikili, Rita’nın geçmişini çözmek için Los Angeles’ın farklı köşelerine uzanan bir araştırmaya girişir.
Mulholland Dr. hakkında konuşurken her şeyi rüya mı, gerçek mi sorusuna indirgemek filmin daha ilginç taraflarından birini gölgede bırakır: Hollywood burada sürekli kimlik üreten bir makinedir. Betty’nin oyunculuk seçmesindeki performansı, gündelik hayattaki neşeli tavrından bambaşka bir yoğunluk taşır; birkaç dakika içinde başka bir kişiliğe bürünebilir. Club Silencio sahnesi de performans ile gerçek arasındaki güveni daha doğrudan sarsar. Ses vardır ama kaynağı belirsizdir, duygu gerçektir ama sahne yapaydır. Lynch, oyunculuğu yalnız meslek olarak değil, insanın kendisini yeniden yazabileceği tehlikeli bir alan olarak ele alır.
Filmi bu rotanın sonlarına bırakmak daha sağlıklı. Mulholland Dr. duygusal olarak güçlü ve son derece çekici bir film olduğu için Lynch’e başlamak isteyenlerin ilk tercihi olmaya çok müsaittir; fakat yönetmenin daha önceki yöntemlerini tanımadan izlendiğinde kolayca çözülecek bir bilmeceye indirgenebilir. Eraserhead, Blue Velvet ve The Straight Story sonrasında ise parçalanmış yapı daha tanıdık gelir. Seyirci cevabı aramak yerine filmin neden bazı duyguları açıklamadan bıraktığını da takip etmeye başlar.
1 Inland Empire (2006)

Oyuncu Nikki Grace, yeni bir film projesinde başrol teklifini kabul eder. Çekimler ilerledikçe oynadığı karakter Susan ile kendi hayatı arasındaki sınırlar giderek bulanıklaşır. Film seti, karakterlerin geçmişleri ve Nikki’nin kişisel deneyimleri birbirine karışmaya başladığında olayları tek bir çizgide takip etmek zorlaşır. Nikki de hangi rolün içinde olduğunu ayırt etmekte giderek daha fazla güçlük çeker.
Inland Empire’ı Mulholland Dr.’dan ayıran önemli nokta, parçalanmanın artık yalnızca karakterlerin kimliğinde değil filmin maddesinde de hissedilmesidir. Lynch bu kez dijital kameranın pürüzlü görüntüsünden kaçmaz. Yüzlere fazla yaklaşan mercek, sert ışıklar ve alışılmış sinema estetiğinin dışında kalan görüntü dokusu rahatsız edici bir yakınlık yaratır. Çekimlerin geleneksel bir tamamlanmış senaryodan ziyade süreç içinde gelişmesi de filme yansır; sahneler birbirine kusursuz bir neden-sonuç zinciriyle bağlanmak zorunda değildir. Nikki’nin yaşadığı belirsizlik ile filmin üretim biçimi aynı istikrarsızlığı paylaşır.
Bu nedenle Inland Empire Lynch’i anlamak için başlangıçtan çok varış noktasıdır. Film seyirciden olayları düzgün biçimde sınıflandırmasını değil, uzun süre belirsizlik içinde kalmasını ister. Önceki dört filmde Lynch’in ses, mekân, Americana, oyunculuk ve kimlik üzerine nasıl çalıştığını gördükten sonra buradaki dağınıklık keyfî görünmez; yönetmenin yıllardır uğraştığı meselelerin en uç biçimine dönüşür. Lynch’in sinemasına alıştıktan sonra hâlâ huzursuz edici gelebilen bir film olması da rotayı bitirmek için güçlü bir neden.



Bu Temada Devam Et
Türkiye’de Yasaklanan 10 Film ve Yasaklanma Nedenleri
Yeni Yunan Sinemasına Başlamak İçin 7 Film
Sistemin Başka Karanlık Yüzleri: 15 Distopya Filmi Daha
İnternet Çağının Korkusunu Önceden Gören Yönetmen: Kiyoshi Kurosawa’dan 8 Film