Hapishane filmleri, kaçış planlarından ve demir parmaklıklardan çok daha geniş bir alan. Cezaevinin kendi iktidar düzeni, mahkûmlar arasındaki görünmez hiyerarşi, gardiyan şiddeti, rehabilitasyon ihtimali ve özgürlüğün insan zihnindeki karşılığı farklı ülkelerin sinemasında bambaşka biçimlerde ele alındı. The Shawshank Redemption, The Green Mile ya da Escape from Alcatraz gibi klasikler bu alanın en bilinen yüzünü oluşturuyor; fakat onların gölgesinde kalmış çok sayıda güçlü film var.
Bu listede tam olarak o filmlere gidiyoruz. Jamaa Fanaka’nın boksla blaxploitation’ı hapishane duvarlarının içine taşıdığı Penitentiary’den, Sidney Lumet’in askeri disiplinin zalimliğini sorguladığı The Hill’e; Danimarka’nın soğuk gerçekçiliğinden Brezilya’daki Carandiru Cezaevi’ne kadar uzanan on yapım, hapishaneyi yalnızca bir dekor olarak kullanmıyor. Her biri içeride kurulan düzenin insanı nasıl değiştirdiğine başka bir yerden bakıyor.
10 Penitentiary (1979)

Martel Gordone bir kavga sırasında yaşanan ölümün ardından hapse gönderilir. Cezaevindeki güç dengeleriyle karşılaşan Martel, hem kendisini korumak hem de erken tahliye şansı elde etmek için hapishanenin boks takımına katılır.
Jamaa Fanaka hapishane filmini spor ve blaxploitation sinemasının enerjisiyle karıştırıyor. Ring, burada yalnızca mahkûmların birbirini yumrukladığı bir alan değil; hapishane içindeki statünün yeniden dağıtıldığı bir sahne. Filmin kaba ve düşük bütçeli tarafları açıkça hissedilse de siyah bağımsız sinemanın cezaevi türüne getirdiği bakış onu benzerlerinden ayırıyor.
Penitentiary kusursuz bir hapishane draması değil; fakat türün alışılmış beyaz kahraman merkezli tarihinin dışında kalması ve boksla cezaevi hiyerarşisini yan yana getirmesi nedeniyle gerçek bir kült keşif.
9 The Escapist (2008)

Müebbet hapis cezasının on dördüncü yılındaki Frank Perry, ağır hasta olan kızını son kez görebilmek için hapishaneden kaçmaya karar verir. Planını gerçekleştirebilmek için farklı becerilere sahip birkaç mahkûmun yardımına ihtiyaç duyar.
Rupert Wyatt kaçış filminin mekanik tarafıyla ilgilenirken hikâyeyi doğrusal bir operasyon anlatısına teslim etmiyor. Brian Cox'un yorgunluğu, Frank'in kaçma arzusunu macera hevesinden çok geç kalmış bir babanın çaresizliğine bağlıyor. Kilmainham Gaol'un taş duvarları da planın fiziksel zorluğunu sürekli hissettiren gerçek bir ağırlığa sahip.
The Escapist büyük hapishane klasiklerinin gölgesinde kaldı; buna rağmen kaçış fikrini özgürlüğün kendisinden çok dışarıda yarım bırakılan hayatla ilişkilendirmesi filme beklenenden daha duygusal bir ağırlık kazandırıyor.
8 Brubaker (1980)

Yeni cezaevi müdürü Henry Brubaker göreve başlamadan önce kimliğini gizleyerek bir mahkûm gibi hapishaneye girer. İçeride gördüğü şiddet, sömürü ve yolsuzluk karşısında kurumun dışarıdan anlatılandan çok farklı çalıştığını fark eder.
Brubaker'ı farklılaştıran nokta, hapishanenin sorununu birkaç zalim gardiyana indirgememesi. Mahkûmların emeğinden çıkar sağlayan yöneticiler, siyasi bağlantılar ve yıllardır normal kabul edilen uygulamalar aynı sistemin parçaları. Robert Redford'un yıldız personası filmi zaman zaman idealist kahraman anlatısına yaklaştırsa da kurumun kendi çıkarlarını koruma refleksi hâlâ oldukça sert.
Kaçış ya da mahkûmlar arasındaki çatışma yerine cezaevini yöneten düzeni hedef aldığı için listede ayrı bir yerde duruyor. Hapishanenin duvarlarından çok o duvarları ayakta tutan çıkar ilişkilerini anlatıyor.
7 A Prayer Before Dawn (2017)

İngiliz boksör Billy Moore, Tayland'da uyuşturucu nedeniyle hapse girer ve kendisini şiddetin, çetelerin ve uyuşturucunun gündelik hayatın parçası olduğu sert bir cezaevi ortamında bulur. Muay Thai turnuvalarına katılma fırsatı, içeride tutunabileceği bir çıkış yolu haline gelir.
Jean-Stéphane Sauvaire filmi gerçek bir Tayland hapishanesinde ve büyük ölçüde eski mahkûmlardan oluşan oyuncu kadrosuyla çektiği için mekân steril bir film seti hissi vermiyor. Joe Cole'un Billy'si çevresindeki dili bile tam anlamadığı için hapishane başlarda neredeyse fiziksel bir saldırı gibi deneyimleniyor. Muay Thai sahneleri de klasik spor filmlerindeki yükseliş duygusundan çok hayatta kalma ihtiyacına bağlı.
Boksu ve hapishane sinemasını aynı bedende buluşturan son derece fiziksel bir film. Billy'nin en önemli rakibinin ringdeki dövüşçülerden çok içinde bulunduğu düzen ve kendi bağımlılığı olması onu sıradan spor dramalarından ayırıyor.
6 R (2010)

Şiddet suçu nedeniyle iki yıl hapse mahkûm edilen Rune, Danimarka'nın en sert cezaevlerinden birine gönderilir. Başlangıçta kimseye karışmadan cezasını tamamlamak ister ancak içerideki görünmez kurallar kısa sürede tarafsız kalmasına izin vermez.
Tobias Lindholm ve Michael Noer hapishaneyi açıklamak yerine seyirciyi doğrudan düzenin içine bırakıyor. Rune'un kimin yanında duracağı, hangi işi kabul edeceği ve koridorda kime nasıl bakacağı bile sonuç doğuruyor. Gerçek hapishane mekânları ve doğal oyunculuklar sayesinde R, dramatik olay örgüsünden çok bir kurumun gündelik çalışma biçimini izliyormuş hissi yaratıyor.
Büyük yıldızları ya da gösterişli setleri olmadan cezaevi hiyerarşisini son derece ikna edici kurması R'yi listenin gerçek gizli cevherlerinden biri haline getiriyor.
5 Scum (1979)

Genç suçlu Carlin başka bir ıslahevine nakledildiğinde hem mahkûmlar arasında kurulmuş acımasız hiyerarşiyle hem de gardiyanların baskısıyla karşılaşır. Hayatta kalabilmek için kurumun yazılı olmayan kurallarını hızla öğrenmesi gerekir.
Alan Clarke'ın kamerası borstal sistemine dışarıdan ahlaki ders vermek yerine içerideki şiddetin nasıl üretildiğine bakıyor. Carlin'in güç kazanması onu özgürleştirmiyor; yalnızca aynı hiyerarşide daha yukarı taşıyor. Film gardiyanların baskısıyla mahkûmların birbirine uyguladığı şiddeti aynı düzenin iki yüzü olarak ele aldığı için rahatsız edici.
Scum'ın sertliği yalnızca fiziksel şiddetinden gelmiyor. Kurumun insanları dönüştürmek yerine şiddetin kurallarını öğrettiğini hissettirmesi, filmi Britanya hapishane sinemasının temel yapıtlarından biri yapıyor.
4 Cell 211 (2009)

Yeni görevine başlamadan bir gün önce cezaevini ziyaret eden gardiyan Juan, aniden çıkan isyan sırasında içeride mahsur kalır. Mahkûmlar onun gerçek kimliğini öğrenmeden önce kendisini yeni tutuklanmış bir mahkûm gibi göstermeye karar verir.
Cell 211'in gerilimi Juan'ın yalnızca yakalanma ihtimalinden doğmuyor. Luis Tosar'ın canlandırdığı Malamadre, tek boyutlu bir isyan lideri olmadığı için Juan içeride kaldıkça cezaevindeki taleplerle dışarıdaki yönetimin hesapları arasındaki farkı da görmeye başlıyor. Film böylece kimlik değiştirme numarasını kurumun iki tarafındaki ahlaki gri alanları göstermek için kullanıyor.
Yüksek temposuna rağmen yalnız bir hapishane aksiyonu olmaması Cell 211'i güçlü kılıyor. Seyirciyi sürekli 'gardiyan' ve 'mahkûm' etiketlerinin ne kadar açıklayıcı olduğunu yeniden düşünmeye zorluyor.
3 The Hill (1965)

İkinci Dünya Savaşı sırasında Kuzey Afrika'daki bir İngiliz askeri cezaevine gönderilen beş asker, mahkûmları fiziksel ve psikolojik olarak kırmak için kullanılan ağır disiplin yöntemleriyle karşılaşır. Cezaevinin merkezindeki yapay kum tepesi, verilen cezaların simgesine dönüşür.
Sidney Lumet'in hapishanesinde asıl çatışma suçlularla kanun arasında değil, itaat talep eden kurumla insan onuru arasında. Sean Connery'nin Roberts'ı düzenin kendisine karşı açıkça direnirken Harry Andrews'un Wilson'ı uyguladığı sistemin gerekli olduğuna gerçekten inanıyor. Bu karşıtlık filmi basit bir sadist gardiyan hikâyesinden çıkarıyor.
Sıcağı, siyah-beyaz görüntüleri ve neredeyse kapalı devre işleyen askeri düzeniyle The Hill hâlâ boğucu. Hapishane sinemasında fiziksel cezayı otoritenin mantığıyla birlikte sorgulayan en güçlü klasiklerden biri.
2 Starred Up (2013)

Şiddet davranışları nedeniyle genç suçlular kurumundan yetişkin cezaevine erken nakledilen 19 yaşındaki Eric Love, daha ilk gününden çevresindeki mahkûmlar ve gardiyanlarla çatışmaya girer. Aynı cezaevinde yıllardır yatan babası Neville ile yeniden karşılaşması durumu daha da karmaşık hale getirir.
Jack O'Connell'ın Eric'i öfkesini neredeyse düşünmeden fiziksel tepkiye dönüştüren biri; Ben Mendelsohn'un Neville'i ise aynı şiddeti yıllar içinde hapishane düzenine uyarlamış durumda. Baba ve oğlun birbirlerine benzerlikleri filmin en rahatsız edici taraflarından biri. Rupert Friend'in yürüttüğü terapi grubu ise hapishanenin cezalandırma mantığının yanında başka bir ihtimal bulunduğunu gösteriyor.
Starred Up hapishane şiddetini sert biçimde anlatırken rehabilitasyon fikrine tamamen sırtını dönmüyor. Bir baba-oğul dramını cezaevindeki iktidar ve erkeklik ilişkilerinin içine yerleştirmesi filmi modern türün en güçlü örneklerinden birine dönüştürüyor.
1 Carandiru (2003)

Bir doktor AIDS önleme çalışması için São Paulo'daki dev Carandiru Cezaevi'ne gelir. Mahkûmlarla yaptığı görüşmeler ilerledikçe cezaevindeki insanların aşkları, aileleri, suçları, dostlukları ve içeride kurdukları gündelik hayat birbirine bağlanan hikâyeler halinde ortaya çıkar.
Héctor Babenco'nun en önemli kararı Carandiru'yu tek bir kahramanın hikâyesine dönüştürmemesi. Doktor içeri girmek için bir kapı sağlıyor ancak film kısa süre sonra sözü mahkûmlara bırakıyor. Hücrelerin aşırı kalabalığı, sağlık sorunları ve şiddet kadar içeride oluşan dayanışma ve toplumsal düzen de anlatının parçası. Böylece cezaevi, Brezilya'nın sınıfsal eşitsizliklerinin sıkıştırılmış bir modeli gibi çalışıyor.
Carandiru mahkûmlarını yalnız işledikleri suçlarla tanımlamayı reddettiği için listenin zirvesinde. Hapishane filmlerinin çoğunun birkaç karakter üzerinden anlattığı sistemi burada yüzlerce insanın yaşadığı başlı başına bir toplum olarak görüyoruz.





Bu Temada Devam Et
İtalya’nın Kirli Sokakları: En İyi 10 Poliziotteschi
En İyi Seri Katil Filmleri: Sinemanın En Karanlık 15 Suç ve Gerilim Filmi
Güney Kore Seri Katil Filmleri: En İyi 10 Suç ve Gerilim Filmi
En İyi Polisiye Filmleri: Dedektifler, Cinayetler ve Çözülemeyen Vakalar