En iyi Distopya filmleri denildiğinde kıyamet sonrası dünyalar, harabeye dönmüş şehirler ve insanlığın yok oluşuna yaklaşan senaryolar hemen akla geliyor. Oysa bir filmi distopya yapan şey yalnızca geleceğin karanlık olması değil. Distopyada insan hayatını biçimlendiren bir düzen vardır: devlet, şirketler, sınıf sistemi, teknoloji, ideoloji ya da bunların birleşimi insanların nerede yaşayacağını, nasıl çalışacağını ve ne kadar özgür olacağını belirler.
Bu yüzden bu listeyi genel bir “karanlık gelecek filmleri” seçkisi olarak hazırlamadık. Children of Men’deki göçmen karşıtı otoriter Britanya, Gattaca’nın genetik ayrımcılığı, Snowpiercer‘ın vagonlara bölünmüş sınıf sistemi ya da Brazil’in insanı ezen bürokrasisi farklı biçimlerde aynı soruya çıkıyor: Düzen insanı korumak yerine kontrol etmeye başladığında ne olur?
Sinemanın en bilinen distopyalarından Blade Runner, The Matrix ve A Clockwork Orange’ın yanında Punishment Park, Born in Flames, Sleep Dealer ve The Bothersome Man gibi daha az karşılaşılan örnekler de bu seçkide yer alıyor. Post-apokaliptik bir dünyanın tek başına yeterli olmadığı bu 15 filmde ortak nokta, insanların yaşadığı karanlığın arkasında işleyen bir sistem bulunması.
15 The 10th Victim (1965)

Yakın gelecekte savaşların yerini devlet tarafından düzenlenen Büyük Av adlı ölümcül bir oyun almıştır. Yarışmacılar sırayla avcı ve kurban olur; on cinayeti tamamlayan kişi büyük ödülü kazanır. Amerikalı Caroline Meredith son hedefi olan İtalyan Marcello Poletti'yi öldürmeye hazırlanırken oyunun medya gösterisine dönüşen yüzü giderek daha belirgin hale gelir.
Elio Petri şiddeti kasvetli bir totaliter düzen yerine parlak reklamlar, televizyon programları ve tüketim kültürü içinde sunuyor. Marcello Mastroianni ile Ursula Andress'in soğukkanlı performansları da insanların birbirini öldürmesinin gündelik eğlence haline geldiği bu dünyanın tuhaflığını büyütüyor.
The 10th Victim bugün reality şovları ve şiddetin eğlence olarak paketlenmesi düşünüldüğünde beklenmedik ölçüde güncel görünüyor. Distopyayı sert bir gelecek kâbusundan çok popüler kültür hicvi olarak kurması listedeki diğer filmlerden ayrılıyor.
14 Sleep Dealer (2008)

Yakın gelecekte sınırlar tamamen kapatılmış, işgücü ise ağ bağlantıları üzerinden başka ülkelere aktarılmaya başlanmıştır. Meksikalı Memo Cruz ailesinin geçimini sağlamak için vücuduna elektronik bağlantılar yerleştirerek ABD'deki makineleri uzaktan kontrol eden işçilerden biri olur. Fiziksel olarak sınırı geçmeden emeği sınırın ötesine taşınır.
Alex Rivera göç, ucuz emek ve teknolojiyi tek bir bilim kurgu fikrinde birleştiriyor. İşçilerin bedenleri Meksika'da kalırken çalışmalarının ABD'de kullanılması, bugünün küresel iş piyasasının oldukça doğrudan ama etkili bir distopik uzantısı.
Sleep Dealer büyük bütçeli bir gelecek tasviri sunmuyor fakat sınırlı imkânlarını sağlam bir politik fikirle telafi ediyor. Teknolojinin sınırları ortadan kaldırmak yerine sömürüyü daha verimli hale getirebileceğini anlatması filmin hâlâ taze kalan tarafı.
13 Never Let Me Go (2010)

Kathy, Tommy ve Ruth çocukluklarını İngiltere'deki sakin bir yatılı okulda geçirir. Ancak büyüdükçe kendileri için önceden belirlenmiş hayatın ne anlama geldiğini öğrenmeye başlarlar. Üç arkadaşın ilişkileri, gelecekleri üzerindeki kontrolün aslında hiçbir zaman kendilerinde olmadığının anlaşılmasıyla farklı bir ağırlık kazanır.
Mark Romanek bu dünyayı gösterişli teknoloji veya açık devlet şiddetiyle kurmuyor. Düzen o kadar normalleşmiş durumda ki karakterlerin başlarına gelecek olanı büyük ölçüde kabullenmesi filmin en rahatsız edici tarafına dönüşüyor. Carey Mulligan'ın sakin performansı da bu teslimiyet duygusunu iyi taşıyor.
Never Let Me Go'nun distopyası yüksek sesle tehdit etmiyor; insanların hayatlarını sessizce sınıflandırıyor. İnsan bedeninin toplumsal fayda adına kullanılmasını sıradanlaştıran düzen, filmi romantik dram ile distopya arasında oldukça özel bir yere koyuyor.
12 Born in Flames (1983)

ABD'de sosyalist bir devrimin üzerinden on yıl geçmiştir ancak kadınlar, siyahlar ve queer topluluklar için vaat edilen eşitlik gerçekleşmemiştir. New York'taki farklı feminist gruplar devlet politikalarına, işsizliğe ve sokaktaki şiddete karşı örgütlenmeye başlar. Bağımsız radyo istasyonları da bu hareketin sesini yayar.
Lizzie Borden profesyonel oyuncuların ve pürüzsüz bir bilim kurgu dünyasının peşine düşmüyor. Haber görüntüleri, radyo yayınları ve gerilla tarzı çekimler filmin politik enerjisini belirliyor. Ortaya klasik bir gelecek filmi yerine aktivizmin içinden çekilmiş gibi duran bir distopya çıkıyor.
Born in Flames'in en ilginç fikri baskının yalnızca açıkça otoriter rejimlerde ortaya çıkmadığını göstermesi. Devrim tamamlanmış görünürken eşitsizliklerin devam etmesi, filmi ütopya vaatlerinin nasıl yeni bir statükoya dönüşebileceğine dair sert bir karşı çıkış haline getiriyor.
11 Jin-Roh: The Wolf Brigade (1999)

Alternatif bir savaş sonrası Japonya'da toplumsal huzursuzluğu bastırmak için ağır silahlı özel polis birlikleri kurulmuştur. Bir operasyonda genç bir direnişçinin ölümüne tanık olan Kazuki Fuse görevden uzaklaştırılır. Daha sonra ölen kızın kardeşi Kei ile tanışması, onu hem kendi kurumu hem de devlet içindeki güç mücadeleleriyle karşı karşıya getirir.
Hiroyuki Okiura'nın filmi zırhlı polisleri gösterişli aksiyon figürlerine çevirmek yerine onları baskıcı devlet mekanizmasının ürkütücü yüzü olarak kullanıyor. Mamoru Oshii'nin senaryosu da polis, istihbarat ve muhalif hareketler arasındaki ilişkiyi kolay kahraman-kötü adam ayrımına indirgemiyor.
Jin-Roh karanlık alternatif tarihini kişisel bir trajediyle birleştiriyor. Devlet şiddetinin yalnızca sokaktaki çatışmalarda değil, kendi görevlilerini de kullanan kurumların içinde nasıl işlediğini göstermesi filmi güçlü bir politik distopyaya dönüştürüyor.
10 The Bothersome Man (2006)

Andreas nasıl geldiğini bilmediği kusursuz görünümlü bir şehre bırakılır. Hemen iyi bir iş, güzel bir ev ve düzenli bir hayat bulur. Fakat çevresindeki herkesin tuhaf biçimde memnun olduğu bu dünyada yemeklerin tadı, ilişkilerin tutkusu ve hayatın gerçek anlamda heyecan veren tarafları sanki ortadan kaldırılmıştır.
Jens Lien distopyayı polis devleti ya da teknolojik gözetim üzerinden değil, hiçbir şeyin gerçekten kötü görünmediği steril bir refah toplumu üzerinden kuruyor. Trond Fausa'nın Andreas'ı çevresindeki insanların kayıtsızlığını fark ettikçe filmin kuru mizahı giderek daha rahatsız edici hale geliyor.
The Bothersome Man mutluluğun zorunlu hale getirildiği bir toplumun da baskıcı olabileceğini hatırlatıyor. Kusursuz düzenin içinde arzuya, acıya ve gerçek bağlara yer kalmaması, filmi listenin en sakin ama en tuhaf distopyalarından biri yapıyor.
9 Punishment Park (1971)

ABD hükümetinin olağanüstü yetkiler kullandığı alternatif bir yakın gelecekte savaş karşıtları, aktivistler ve muhalifler özel mahkemelerin karşısına çıkarılır. Sanıklara hapis yerine Punishment Park adı verilen çöl bölgesinde bir parkuru tamamlama seçeneği sunulur. Bir film ekibi hem yargılamaları hem de çölde ilerleyen mahkûmları takip eder.
Peter Watkins sahte belgesel biçimini öylesine kuru ve doğrudan kullanıyor ki film zaman zaman gerçekten kaydedilmiş siyasi görüntülere benziyor. Tartışmalar, polis açıklamaları ve kameraya verilen tepkiler, baskının olağanüstü bir bilim kurgu düzeninden çok mevcut devlet araçlarının biraz ileri götürülmüş hali olduğunu gösteriyor.
Punishment Park'ın eskimemesinin nedeni geleceği teknolojik icatlarla tahmin etmeye çalışmaması. Olağanüstü hâl, siyasi korku ve hukuk sisteminin muhaliflere karşı kullanılması üzerine kurduğu dünya bugün de son derece rahatsız edici.
8 Snowpiercer (2013)

İklim felaketinin ardından hayatta kalan insanlar sürekli dünya çevresinde dolaşan dev bir trende yaşamaktadır. Trenin ön vagonlarında ayrıcalıklı sınıflar rahat bir hayat sürerken en arkadakiler ağır koşullarda tutulur. Curtis'in öncülüğündeki bir grup yolcu, vagonları tek tek geçerek trenin yönetimini ele geçirmek için ayaklanır.
Bong Joon Ho sınıf sistemini neredeyse fiziksel bir haritaya dönüştürüyor. Her vagon yeni bir toplumsal tabakayı, yaşam biçimini ve ayrıcalığı gösteriyor. Tilda Swinton'ın Mason'ı da sistemin grotesk ama son derece kendinden emin yüzü olarak filmin mizahını ve öfkesini aynı anda taşıyor.
Snowpiercer kıyamet sonrası bir dünyada geçse de onu distopya yapan şey felaketin kendisi değil, hayatta kalanların kurduğu sınıf düzeni. Tren hareket etmeye devam ettikçe eşitsizliğin de mekanik biçimde yeniden üretilmesi filmin en açık ve etkili fikri.
7 The Matrix (1999)

Yazılımcı Thomas Anderson geceleri Neo adıyla hackerlık yaparken yaşadığı dünyanın göründüğü kadar gerçek olmadığından şüphelenir. Morpheus ve Trinity ile tanışmasının ardından insanların büyük bölümünün farkında olmadan makineler tarafından oluşturulmuş bir simülasyon içinde yaşadığını öğrenir.
Wachowski'ler felsefi bilim kurgu fikirlerini dövüş sineması, siberpunk ve büyük Hollywood aksiyonuyla son derece rahat bir biçimde birleştiriyor. Filmin yeşile çalan dijital dünyası, deri kostümleri ve bullet time görüntüleri de kısa sürede dönemin görsel dilini değiştiren öğelere dönüştü.
The Matrix'in distopyası kontrolün kusursuz biçimine dayanıyor: İnsanlar baskı altında olduklarını bile bilmiyor. Özgür irade ile konforlu yanılsama arasındaki tercih, filmin aksiyonundan çok daha uzun ömürlü çıkan fikri oldu.
6 Gattaca (1997)

Genetik özelliklerin daha doğumdan insanların geleceğini belirlediği bir toplumda doğal yollarla dünyaya gelen Vincent ikinci sınıf vatandaş kabul edilir. Uzaya gitme hayalinden vazgeçmeyen Vincent, genetik olarak kusursuz Jerome'un kimliğini kullanarak Gattaca uzay programına girmeyi başarır. Ancak işyerindeki bir cinayet soruşturması kurduğu hayatı tehdit eder.
Andrew Niccol geleceği uçan arabalarla değil, temiz çizgiler, klasik mimari ve gündelik genetik testlerle kuruyor. Ethan Hawke'ın Vincent'ı her gün bedeninden bırakabileceği en küçük izi bile temizlemek zorunda; ayrımcılık büyük nutuklardan çok bu rutinlerde görülüyor.
Gattaca genetik teknolojinin insanı geliştirme arzusunun ne kadar kolay bir sınıf sistemine dönüşebileceğini anlatıyor. Büyük teknolojik gösteriler yerine insanların daha doğmadan sınıflandırılması fikrine yaslandığı için bugün bile oldukça inandırıcı.
5 Metropolis (1927)

Geleceğin dev şehri Metropolis'te zenginler gökdelenlerin arasında rahat bir hayat sürerken işçiler yeraltındaki makineleri çalıştırır. Şehrin yöneticisinin oğlu Freder yeraltına indiğinde bu düzenin gerçek yüzünü görür ve işçiler arasında umut yaratan Maria ile tanışır.
Fritz Lang sınıf ayrımını yalnızca hikâyede bırakmıyor; şehrin mimarisi de insanları yukarıdakiler ve aşağıdakiler diye ayırıyor. Dev makineler, kalabalık işçi grupları ve Brigitte Helm'in çift rolü, sessiz sinemanın en tanınabilir görüntülerinden bazılarını ortaya çıkarıyor.
Metropolis'ten sonra çekilen sayısız bilim kurgu filmi onun şehirlerini, makinelerini ve sınıf ayrımını farklı biçimlerde yeniden kullandı. Neredeyse yüz yıl sonra bile distopya sinemasının temel görsel sözlüğünün önemli bir bölümü burada duruyor.
4 A Clockwork Orange (1971)

Alex, yakın geleceğin Britanya'sında arkadaşlarıyla birlikte şiddet, hırsızlık ve saldırılarla geçen bir hayat sürer. Yakalandıktan sonra devletin suç davranışını ortadan kaldırmayı amaçlayan deneysel Ludovico Tekniği'ne katılmayı kabul eder. Tedavi, Alex'in şiddet uygulama kapasitesi kadar seçim yapma özgürlüğünü de hedef alır.
Stanley Kubrick çirkin şiddeti parlak renkler, klasik müzik ve tuhaf tasarımlarla yan yana getirerek filmi rahatsız edici derecede çekici bir dünyaya yerleştiriyor. Malcolm McDowell'ın Alex'i de izleyicinin kolayca nefret edip uzaklaşabileceği bir suçlu olmaktan çok daha zor bir karakter.
A Clockwork Orange devletin suçla mücadele hakkının nerede sona erdiğini soruyor. Alex'in yaptıklarını savunmadan, bir insanı iyi davranmaya zorlamak için özgür iradesini ortadan kaldırmanın da başka bir şiddet biçimi olabileceğini gösteriyor.
3 Brazil (1985)

Devasa bir devlet bürokrasisinde küçük bir memur olarak çalışan Sam Lowry, evrak hatası yüzünden masum bir adamın tutuklanmasıyla başlayan olayların içine çekilir. Aynı sırada rüyalarında gördüğü kadına benzeyen Jill Layton'la karşılaşır. Sam gerçeği düzeltmeye çalıştıkça sistem onu da tehdit olarak görmeye başlar.
Terry Gilliam'ın geleceği ileri teknoloji kadar bozuk borular, eski ekranlar, bitmek bilmeyen formlar ve beceriksiz devlet memurlarıyla dolu. Jonathan Pryce'ın Sam'i bu saçmalığın içinde hayal dünyasına kaçarken Robert De Niro'nun kaçak tamircisi bile bürokrasinin gözünde tehlikeli bir suçluya dönüşüyor.
Brazil'in devlet baskısı kaba kuvvetten çok prosedürlerle işliyor. Yanlış bir harf insan hayatını mahvedebiliyor ve sistem kendi hatasını kabul etmek yerine daha fazla belge üretiyor. Bürokrasi üzerine çekilmiş en komik ve en karanlık distopyalardan biri.
2 Blade Runner (1982)

2019 Los Angeles'ında insanlardan neredeyse ayırt edilemeyen replikantlar Dünya'da yasaklanmıştır. Emekli polis Rick Deckard, koloni dünyasından kaçıp şehre gelen dört replikantı bulmak için yeniden göreve çağrılır. Araştırma ilerledikçe insan ile üretilmiş yaşam arasındaki sınır giderek daha belirsiz hale gelir.
Ridley Scott'ın yağmurlu, kalabalık ve reklamlarla kaplı Los Angeles'ı bilim kurgu sinemasının en etkili şehir tasarımlarından biri. Rutger Hauer'in Roy Batty'si ise yalnızca Deckard'ın avladığı bir tehdit olmaktan çıkıp filmin insanlık sorusunu tersine çeviriyor.
Blade Runner şirketlerin, yapay insanların ve kirli megakentlerin belirlediği siberpunk gelecek fikrini sinemada kalıcı hale getirdi. Ama filmin asıl ömrü, insan olmanın biyolojiyle mi yoksa deneyim ve hafızayla mı ilgili olduğu sorusundan geliyor.
1 Children of Men (2006)

2027 yılında insanlık yaklaşık yirmi yıldır yeni bir çocuk dünyaya getirememiştir. Dünyanın büyük bölümü çökerken Britanya otoriter politikalar ve sert göçmen karşıtı uygulamalarla ayakta kalmaya çalışır. Hayattan kopmuş eski aktivist Theo, beklenmedik biçimde hamile olan genç Kee'yi güvenli bir yere ulaştırma görevinin içine çekilir.
Alfonso Cuarón geleceği gösterişli bilim kurgu teknolojileriyle değil, bugünün biraz daha bozulmuş hali gibi kuruyor. Sokaklardaki mülteci kafesleri, propaganda ekranları, askerî kontrol noktaları ve uzun takip planları filmin dünyasını fazlasıyla yakın hissettiriyor. Clive Owen'ın yorgun Theo'su da bu büyük hikâyenin merkezinde alışıldık bir kurtarıcı gibi davranmıyor.
Children of Men'i büyük bir distopya yapan şey yalnızca insanlığın doğurganlığını kaybetmesi değil, toplumların bu kriz karşısında nasıl sertleştiğini göstermesi. Devlet baskısı, göçmen düşmanlığı ve umutsuzluk içinden çok küçük bir ihtimali takip eden film, distopya sinemasının en güçlü modern örneklerinden biri.


Bu Temada Devam Et
Mutlaka İzlemeniz Gereken 12 Avrupa Bilim Kurgu Filmi
Yapay Zekâ Filmleri: AI Çağından Önce Çekilmiş 15 Film
Uzaylıları Konu Alan 90’ların En İyi Bilim Kurgu Filmleri
Children of Men Neden En Gerçekçi Distopyalardan Biri Gibi Hissettiriyor?