Atomic Blonde Ballerina karşılaştırmasını yalnızca “hangisi daha gerçekçi?” sorusuna indirgemek ise iki filmin aksiyon anlayışı arasındaki esas farkı kaçırıyor.
Ballerina daha büyük silahlara sahip. Daha gösterişli öldürme fikirleri var. El bombaları, alev makineleri, buz patenleri ve John Wick evreninin yıllar içinde geliştirdiği neredeyse törensel aksiyon dili filmin her tarafına yayılmış durumda.
Ama Atomic Blonde’un dövüşlerini izlerken başka bir şey oluyor.
Lorraine Broughton bir adama yumruk attığında yalnızca karşısındaki adamın canı yanmıyor. Birkaç dakika sonra Lorraine’in de nefesi kesiliyor. Yüzü şişiyor. Hareketleri ağırlaşıyor. Duvara çarptığında ayağa kalkması biraz daha uzun sürüyor. Dövüş ilerledikçe performansın kendisi değişiyor.
Bu yüzden Atomic Blonde daha az gösterişli görünmesine rağmen daha fiziksel hissediyor.
Atomic Blonde Ballerina karşılaştırması tam da burada ilginçleşiyor: biri darbelerin bedende bıraktığı izi korurken diğeri aksiyon fikrini sürekli büyütüyor.
İki film arasındaki ayrım da tam olarak burada başlıyor.
Ballerina aksiyonun ne kadar yaratıcı olabileceğini soruyor.
Atomic Blonde ise bir insanın daha ne kadar dayanabileceğini.

Atomic Blonde’un dövüşlerinde kazanan bile iyi durumda çıkmıyor
Aksiyon sinemasında yumrukların büyük bölümü aslında bilgi taşır.
Kim daha güçlü?
Kim daha hızlı?
Kim üstünlüğü ele geçirdi?
Atomic Blonde buna başka bir soru ekliyor:
Bu kavga karaktere ne yaptı?
David Leitch’in filmde özellikle istediği şeylerden biri buydu. Yönetmen, karakterler yenilmez görünmeye başladığında seyircinin şiddete karşı giderek hissizleştiğini anlatıyor. Ona göre dövüşün bir sonucu olmalı; karakter yorulmalı, darbe aldığında izi kalmalı.
Film bunu Lorraine’in bedeni üzerinden sürekli gösteriyor.
Charlize Theron bir sahneye başladığı fiziksel durumda sahneden çıkmıyor.
Yumrukların birikimi var.
Morarmaların birikimi var.
Nefesin birikimi var.
Bu küçük ayrıntılar sayesinde dövüşler yalnızca koreografi olmaktan çıkıp sürekliliği olan fiziksel olaylara dönüşüyor.
Bir kavga bittiğinde Lorraine sıfırlanmıyor.
Sonraki sahneye önceki sahnenin bedeniyle giriyor.
Merdiven dövüşünün etkisi uzun plandan gelmiyor
Atomic Blonde denince ilk hatırlanan sahne büyük ihtimalle merdiven ve apartman dövüşü.
Yaklaşık on dakika süren sekans tek çekim gibi görünüyor. Gerçekte farklı uzun planlar gizli kesmelerle birbirine bağlanmış durumda. Geçişler pan hareketleriyle, kadrajı kapatan bedenlerle ve çevredeki nesnelerle saklanıyor. WIRED’ın yayımladığı merdiven dövüşü klibinde bu süreklilik hissini doğrudan görmek mümkün.
Ama sahnenin gücü “Bakın ne kadar uzun çekim yaptık” gösterisinden gelmiyor.
Asıl mesele, kurgu kaçış kapısını kapattığı için seyircinin Lorraine’in yorgunluğundan da kaçamaması.
Dövüşün başında hızlı.
Sonra ritmi düşüyor.
Bir noktadan sonra yumruklar kusursuz hareketler olmaktan çıkıp hayatta kalmaya yarayan dağınık hamlelere benzemeye başlıyor.
Rakipleri de aynı durumda.
İnsanlar yere düşüp hemen ayağa kalkmıyor. Duvara yaslanıyorlar. Nefes almaya çalışıyorlar. Birbirlerine tutunuyorlar.
Koreografi ilerledikçe dövüş biraz çirkinleşiyor.
Tam da bu yüzden daha ikna edici hale geliyor.
Charlize Theron’un gerçekten kadrajda olması önemli

Burada oyuncunun yaptığı işi küçümsememek gerekiyor.
Theron aylarca hazırlanmıştı. Judo, Muay Thai ve güreş hareketleri üzerinde çalıştı. David Leitch ve stunt ekibi başlangıçta dövüşleri daha kısa parçalar halinde çekmeyi düşünürken, Theron’un fiziksel kapasitesini gördükçe koreografiyi büyüttüler ve planları uzattılar.
Leitch, merdiven sekansının çok büyük bölümünde gerçekten Theron’un bulunduğunu da söylüyor. Dublör kullanımı tamamen ortadan kalkmış değil; riskli anlarda profesyonel stunt oyuncuları devreye giriyor. Ama oyuncunun koreografinin büyük kısmını kendisinin gerçekleştirebilmesi kameranın yüzünü saklamak zorunda kalmamasını sağlıyor.
Bu fark seyirci açısından küçük görünebilir ama önemli.
Kesme ihtiyacı azaldıkça hareketin sürekliliği korunuyor.
Lorraine’in darbe alıp sendelediğini görüyoruz.
Tekrar toparlanmasını görüyoruz.
Bir sonraki hamleyi başlatmak için ihtiyaç duyduğu o yarım saniyeyi de görüyoruz.
Aksiyon yalnızca hareketlerden oluşmuyor.
Bir bedenden oluşuyor.
Ballerina başka bir şey yapmaya çalışıyor
Bunların hiçbiri Ballerina’nın kötü aksiyon çektiği anlamına gelmiyor.
Tam tersine, filmin en eğlenceli taraflarından biri aksiyon fikirlerinin çeşitliliği.
Ana de Armas’ın Eve Macarro’su kendisinden fiziksel olarak daha büyük rakiplere karşı dövüşüyor. Eve çevresindeki nesneleri kullanıyor, kirli dövüşüyor ve karşılaşmaları sürekli yeni bir fikirle çözmeye çalışıyor.
Bir sahnede buz patenleri devreye giriyor.
Başka bir yerde el bombaları iki taraf arasında neredeyse “sıcak patates” gibi gidip geliyor.
Sonlara doğru ise film çift alev makinesi düellosuna kadar ulaşıyor.
Bu sahnelerin ilginç tarafı yalnızca abartılı olmaları da değil.
Ballerina bu gösterinin önemli bölümünü pratik efektlerle kuruyor. Alev makinesi sahnesinde gerçek ateş, el bombası sekanslarında gerçek patlamalar kullanıldı.
Yani iki film arasındaki fark “biri gerçek, diğeri dijital” kadar basit değil.
Asıl fark, bu fiziksel efektlerin neyi hissettirmek için kullanıldığı.
Ballerina’nın aksiyonu çoğu zaman yeni bir aksiyon fikri üzerine kurulu.

Bir sonraki sahnede hangi silah kullanılacak?
Çevredeki bir nesne nasıl öldürme aracına dönüşecek?
John Wick evreninin kuralları biraz daha ne kadar ileri götürülebilecek?
Filmin eğlencesi büyük ölçüde burada.
İki film arasındaki fark gerçekçilik değil
Bu noktada kolay bir tuzağa düşmek mümkün.
Atomic Blonde gerçekçi, Ballerina gerçekçi değil.
Bu fazla basit.
Atomic Blonde da son derece tasarlanmış bir film. Merdiven sekansı koreografi, kamera hareketi, gizli kesmeler, stunt ekipmanı, özel makyaj ve oyuncu güvenliği için hazırlanmış setlerin sonucu.
Gördüğümüz şey belgesel gerçekliği değil.
Gerçeklik yanılsaması.
Film bu yanılsamayı yaratmak için belirgin bir tercih yapıyor: koreografinin kusursuz görünmesinden çok darbelerin sonucunu göstermekle ilgileniyor.
Ballerina ise başka bir tercih yapıyor.
Aksiyonun bedende bıraktığı izi tamamen yok saymıyor ama ağırlığı daha çok koreografinin icadına veriyor.
Bu nedenle karşılaştırmayı “hangisinde daha gerçek kavga var?” diye yapmak pek anlamlı değil.
Daha iyi soru şu:
Hangisi bize karakterin dövüşürken ne kaybettiğini daha fazla hissettiriyor?
Bu sorunun cevabı Atomic Blonde.
John Wick evreninde beden biraz farklı çalışıyor

Ballerina ayrıca kendi evreninin kurallarını taşımak zorunda.
John Wick filmleri dört bölüm boyunca kendi fizik anlayışlarını geliştirdi. Karakterler vuruluyor, yüksekten düşüyor, arabaların önüne atılıyor ve normal bir insanın kaldırabileceğinden çok daha fazla hasarı taşıyor.
Bu artık serinin bir hatası değil.
Dili.
Dolayısıyla Eve’in aksiyonunu tamamen gerçek dünya ölçütleriyle değerlendirmek haksızlık olur.
Ballerina da bu geleneği sürdürüyor. Şiddetin ölçeği büyüdükçe buz patenleri, el bombaları ve alev makineleri gibi daha uç fikirler ortaya çıkıyor.
David Leitch’in ilk John Wick filminin aksiyon dilinin kurulmasında önemli rol oynayan isimlerden biri olması da karşılaştırmayı daha ilginç hale getiriyor.
Atomic Blonde’da aynı aksiyon bilgisinin başka bir amaçla kullanıldığını görüyoruz.
Kamera hareketlerinde benzerlik olabilir.
Koreografinin berraklığında benzerlik olabilir.
Uzun plan sevgisi de tanıdık gelebilir.
Ama sonuç aynı değil.
Çünkü Lorraine’in dünyasında acı yalnızca stilin bir parçası değil.
Hikâyenin parçası.
Atomic Blonde’da dövüşün temposunu yorgunluk belirliyor
İki filmi yan yana koyunca en belirgin farklardan biri ritim.
Ballerina aksiyon sekanslarını sürekli yeni bir fikirle tazelemeye çalışıyor.
Silah değişiyor.
Mekân değişiyor.
Dövüş biçimi değişiyor.
Tehdit büyüyor.
Bu, John Wick formülünün temel hazlarından biri.
Atomic Blonde ise bazen bilinçli olarak ters yönde gidiyor.
Aynı dövüşün içinde kalıyor.
Lorraine yoruluyor.
Rakibi yoruluyor.
İki taraf da artık temiz hareket çıkaramaz hale geliyor.
Dövüş koreografisi giderek daha az zarif görünmeye başlıyor.
Filmin çok iyi yaptığı şeylerden biri de bu:
Yorgunluğu koreografinin düşmanı olarak değil, koreografinin parçası olarak kullanıyor.
Bu nedenle Lorraine’in dövüşünü izlerken bir noktadan sonra “hangi hareket gelecek?” diye düşünmüyoruz.
“Daha ne kadar devam edebilir?” diye düşünüyoruz.
Fiziksel aksiyonun en temel sorularından biri de bu zaten.
Ana de Armas’ın problemi performansı değil

Bu karşılaştırmayı Charlize Theron ile Ana de Armas arasında bir yetenek yarışına çevirmek de yanlış olur.
Ana de Armas rol için aylar süren fiziksel ve silah eğitimi aldı. Filmde yaptığı işin ciddi bir fiziksel hazırlık gerektirdiği açık. Eve’in kendisinden daha güçlü rakiplerle mücadele ettiği sahnelerde de bu emek görülüyor.
Dolayısıyla iki filmin farkını “Theron daha iyi aksiyon oyuncusu” diye açıklamak kolaycılık olur.
Mesele filmlerin oyuncularının bedenlerini nasıl kullandığı.
Theron’un Lorraine’i giderek tükenen biri olarak kurulmuş.
Eve ise giderek daha büyük aksiyon fikirlerinin içinden geçmesi gereken bir suikastçı.
Birinde oyuncunun bedeni sahnenin sonucunu belirliyor.
Diğerinde aksiyon tasarımı oyuncunun bedeninin çevresinde büyüyor.
Bu iki yöntem zaman zaman birbirine benzeyen görüntüler üretebilir.
Ama aynı hissi üretmiyor.
Atomic Blonde gerçekten daha iyi aksiyon filmi mi?
Bence bu iddia savunulabilir.
Ama nedenini doğru koymak gerekiyor.
Ballerina daha fazla aksiyon fikrine sahip olabilir.
Daha çeşitli silahlar kullanabilir.
Daha yüksek öldürme sayısına ulaşabilir.
Bazı sahneleri ilk bakışta daha yaratıcı bile olabilir.
Fakat Atomic Blonde aksiyon boyunca başka bir şeyi daha iyi koruyor:
bedenin hafızasını.
Lorraine bir darbe aldığında o darbe sahne bittikten sonra yok olmuyor.
Yüzünde kalıyor.
Yürüyüşünde kalıyor.
Nefesinde kalıyor.
Sonraki dövüşte kalıyor.
Bu nedenle filmde şiddet yalnızca seyirlik değil.
Karakter üzerinde birikiyor.
Ballerina ise aksiyonun yaratıcılığıyla daha fazla ilgileniyor. Eve’in karşısına yeni problemler çıkarıyor ve her birini daha büyük bir set-piece’e dönüştürüyor.
İki yaklaşım da çalışabilir.
Ama biri seyirciye “Bunu nasıl yaptılar?” dedirtiyor.
Diğeri bir süre sonra çok daha basit bir soru sorduruyor:
Bu kadın nasıl hâlâ ayakta?
Atomic Blonde’un aksiyonunun Ballerina’dan daha fiziksel hissettirmesinin nedeni daha sert yumruklar değil.
Daha uzun planlar da değil.
Darbelerin bir sonraki sahneye kadar unutulmaması.
