Bir toplumun distopyaya dönüşmesi için gökyüzünün kararması ya da şehirlerin yıkılması gerekmiyor. Bazen yalnızca birkaç kuralın değişmesi yeterli: kimlerin yaşayacağına yaş sınırı karar verir, suç işlemeden önce tutuklanırsın, kitap okumak yasaktır ya da bir şirket bütün kentin yönetimini ele geçirir. Distopik film dediğimiz şey tam da bu noktada başlıyor; düzen hâlâ çalışıyor ama artık insanı korumak yerine biçimlendiriyor, sınırlıyor ve gerektiğinde öğütüyor.
Sinepop’taki ilk distopya listesinde Blade Runner, The Matrix, Children of Men ve Brazil gibi türün en güçlü örneklerini toplamıştık. Fakat o liste türün yalnızca bir bölümünü kapsıyordu. Bu kez aynı filmleri tekrar etmek yerine başka kontrol biçimlerine bakıyoruz: Logan’s Run yaş üzerinden nüfusu yönetiyor, The Lobster özel hayatı kurala bağlıyor, RoboCop kamu düzenini şirkete devrediyor, District 9 ise ayrımcılığı bürokratik bir sisteme dönüştürüyor.
Waterworld gibi sınırda duran örnekler de bu listeyi genişletiyor. Orada klasik anlamda totaliter bir devlet yok; fakat kıtlık, kapalı topluluklar ve yeni güç ilişkileri eski dünyanın yerine başka bir düzen kuruyor. Yani bu 15 filmin ortak noktası yalnızca karanlık gelecekler göstermeleri değil. Her birinde insan hayatını belirleyen, kendi mantığı olan bir sistem işliyor.
15 Waterworld (1995)

Buzulların erimesinin ardından karaların neredeyse tamamen yok olduğu bir dünyada insanlar küçük yüzen yerleşimlerde yaşıyor. Temiz su, toprak ve eski dünyadan kalan her eşya büyük değere sahip. Yalnız dolaşan Mariner, Helen ve Enola ile karşılaşınca Dryland adı verilen efsanevi kara parçasının peşine düşüyor.
Waterworld klasik totaliter distopyadan çok post-apokaliptik bir dünya kuruyor. Baskı burada devletten değil, kaynak kıtlığından ve bu kıtlığın yarattığı yeni hiyerarşilerden çıkıyor. Atoll sakinleri duvarların arkasında düzen kurmaya çalışırken Smokers yakıt ve silah üzerinden başka bir iktidar modeli yaratıyor.
Film yıllarca devasa bütçesi ve sorunlu yapım süreciyle anıldı, ancak dünya tasarımı hâlâ dikkat çekici. Distopya ile kıyamet sonrası sinemanın birbirine karıştığı güçlü örneklerden biri olarak bu listenin kapısını açıyor.
14 Logan's Run (1976)

23. yüzyılda insanlar dış dünyadan kopuk bir kubbe şehrinde rahat ve kontrollü bir yaşam sürüyor. Sistemin temel kuralı basit: otuz yaşına gelen herkes Carousel adı verilen törenle hayatını kaybediyor. Kaçmaya çalışanları avlayan görevlilerden Logan, kendi yaşam süresi kısaltılınca düzenin dışına çıkmaya zorlanıyor.
Michael Anderson rahatlık, tüketim ve gençlik kültürünü nüfus kontrolüyle birleştiriyor. İnsanların ölüm törenine gönüllü biçimde katılması, iktidarın yalnız zorla değil inanç ve eğlence aracılığıyla da işlemesini sağlıyor.
Görsel dünyası 1970'lerin bilimkurgusuna sıkı biçimde bağlı olsa da temel çatışması yaşlanmıyor. Güvenli bir yaşam karşılığında insanın kendi ömrü üzerindeki hakkından vazgeçmesi hâlâ güçlü bir distopik fikir.
13 The Hunger Games (2012)

Panem'de Capitol, çevresindeki on iki bölgeyi ekonomik ve askerî üstünlükle kontrol ediyor. Her yıl bölgelerden seçilen gençler televizyonda yayımlanan Hunger Games'e gönderiliyor. Katniss Everdeen kız kardeşinin yerine gönüllü olduğunda devletin en büyük propaganda gösterisinin içine giriyor.
Gary Ross arenadaki ölüm oyunundan önce bu oyunu mümkün kılan sınıf sistemine bakıyor. Capitol'ün aşırı tüketimiyle bölgelerdeki yoksulluk yan yana dururken televizyon yayını hem eğlence hem gözdağı işlevi görüyor. Katılımcıların davranışları ve kimlikleri bile seyirci ilgisine göre biçimlendiriliyor.
Serinin sonraki filmleri politik yapıyı daha fazla açıyor, fakat ilk film bile güçlü bir temel kuruyor. Devlet şiddetini popüler eğlenceye dönüştürmesi onu modern ana akım distopyanın belirleyici örneklerinden biri haline getiriyor.
12 The Lobster (2015)

Yakın gelecekte yalnız yaşamak kabul edilen bir tercih değil. İlişkisi sona eren insanlar bir otele gönderiliyor ve kırk beş gün içinde uygun bir eş bulmaları gerekiyor. Başarısız olanlarsa kendi seçtikleri bir hayvana dönüştürülüyor.
Yorgos Lanthimos distopyayı polis robotları ya da dev ekranlarla kurmuyor. Toplumun ilişkilere yüklediği beklentileri birkaç adım ileri taşıyor ve özel hayatı doğrudan resmî düzenlemenin konusu haline getiriyor. İnsanlar eşleşebilmek için kendi kişiliklerini bile sisteme uygun hale getirmeye çalışıyor.
Filmin kuru mizahı ilk bakışta dünyayı saçma gösteriyor ama rahatsızlık tam da bu saçmalığın tanıdık gelmesinden doğuyor. Toplumsal uyum baskısının dev bir diktatörlüğe ihtiyaç duymadan da bireyin hayatını yönetebileceğini gösteriyor.
11 District 9 (2009)

Johannesburg üzerinde duran uzay gemisindeki dünya dışı canlılar zamanla District 9 adlı kontrol bölgesine kapatılıyor. İlk başta insani yardım olarak başlayan süreç, özel şirket MNU'nun yönettiği bir getto sistemine dönüşüyor. Wikus van de Merwe bir tahliye operasyonunda geçirdiği dönüşümün ardından kendi kurumunun hedefi haline geliyor.
Neill Blomkamp uzaylıları istilacı olarak değil, hareket özgürlüğü sınırlanan mülteciler gibi konumlandırıyor. Barınma, silah teknolojisi ve hatta bedenleri şirket denetiminin parçası haline geliyor. Ayrımcılık kişisel önyargı olmaktan çıkarak prosedürlere bağlanıyor.
District 9 politik alegorisini aksiyonla bastırmak yerine onunla güçlendiriyor. Filmde en rahatsız edici unsur uzaylıların görünüşü değil, insanların onlara karşı son derece düzenli ve bürokratik biçimde kurduğu sistem.
10 V for Vendetta (2005)

Yakın geleceğin Britanya'sı Norsefire rejiminin denetimi altında yaşıyor. Devlet medya, polis ve gözetim araçlarını kullanarak muhalefeti bastırıyor. V adlı maskeli figür rejimin merkezindeki kurumlara saldırırken Evey Hammond da giderek bu çatışmanın parçasına dönüşüyor.
James McTeigue baskının yalnız silahlı güç üzerinden işlemediğini gösteriyor. Televizyon yayınları, kriz söylemleri ve toplumda sürekli diri tutulan korku, yönetimin meşruiyet araçlarına dönüşüyor. İnsanların rejime itaat etmesi yalnızca cezalandırılma ihtimalinden kaynaklanmıyor.
Filmin maskesi ve sloganları popüler kültürün parçası haline geldi, fakat politik çekirdeği hâlâ daha önemli. Korkunun sistematik biçimde üretilip yönetilmesini distopyanın temel motoru haline getiriyor.
9 Battle Royale (2000)

Japonya'da hükümet toplumsal huzursuzluğu ve gençlik üzerindeki kontrol kaybını Battle Royale yasasıyla çözmeye çalışıyor. Rastgele seçilen bir öğrenci sınıfı adaya götürülüyor, boyunlarına patlayıcı tasmalar takılıyor ve yalnızca biri kalana kadar savaşmaları emrediliyor.
Kinji Fukasaku ölüm oyununun kurallarını arkadaşlıkları parçalamak için kullanıyor. Öğrencilerin birbirlerine olan güvenleri, geçmiş hesapları ve korkuları devlet tarafından tasarlanmış bir sistem içinde silaha dönüşüyor. Genç kuşağa yönelik güvensizlik doğrudan kamu politikasına çevriliyor.
Sonraki yıllarda ölüm oyunu anlatılarının çoğu bu filmin açtığı yoldan geçti. Battle Royale hâlâ en sert örneklerden biri çünkü şiddeti yalnız heyecan yaratmak için değil, otoritenin gençleri birbirine düşürme yöntemini göstermek için kullanıyor.
8 They Live (1988)

İş bulmak için Los Angeles'a gelen John Nada, özel bir güneş gözlüğü sayesinde şehrin gerçek yüzünü görmeye başlıyor. Reklamların ardında emirler, insanların arasında ise dünya dışı yöneticiler bulunuyor. Normal görünen gündelik hayat bir anda dev bir kontrol mekanizmasına dönüşüyor.
John Carpenter tüketim kültürüyle ekonomik eşitsizliği bilimkurgu komplosu üzerinden anlatıyor. Reklam panolarındaki emirler açık: tüket, itaat et, düşünme. Şehrin yoksulları yaşam mücadelesi verirken sistemin gerçek sahipleri görünmeden zenginleşiyor.
Film hiçbir zaman ince davranmaya çalışmıyor. Bu doğrudanlık They Live'ın gücüne dönüşüyor; tüketimi yalnız ekonomik alışkanlık değil, insanları pasifleştiren ideolojik bir araç olarak ele alıyor.
7 Minority Report (2002)

2054 yılında Washington'da PreCrime birimi cinayetleri gerçekleşmeden önce tespit ediyor. Gelecekte suç işleyeceği öngörülen insanlar henüz hiçbir şey yapmadan tutuklanıyor. Sistemin başarılı polislerinden John Anderton'ın bir cinayet işleyeceğinin görülmesi ise bütün yapının güvenilirliğini sorgulatıyor.
Steven Spielberg gözetimi yalnız olay örgüsüne eklenen teknolojik bir süs olarak kullanmıyor. Retina taramaları, kişiselleştirilmiş reklamlar ve sürekli tanımlanan kimlikler, kentte anonim kalmayı neredeyse imkânsız hale getiriyor. Sistem ihtimali kanıtla aynı seviyeye taşıyor.
Filmin merkezindeki soru yirmi yılı aşkın süre sonra daha da güçlü görünüyor: Bir insan gelecekte yapacağı tahmin edilen bir şey için bugün cezalandırılabilir mi? Teknolojinin gelişmesi bu soruyu bilimkurgudan güncel etik tartışmaya yaklaştırıyor.
6 RoboCop (1987)

Suç oranlarının yükseldiği Detroit'te kent yönetimi ve polis teşkilatı OCP adlı şirketin etkisine giriyor. Görev sırasında öldürülen polis Alex Murphy'nin bedeni RoboCop projesinde kullanılıyor. Murphy görevlerini yerine getirirken eski hayatına ait parçalar yeniden ortaya çıkıyor.
Paul Verhoeven özelleştirmeyi, şirket iktidarını ve insan bedeninin ticari ürüne dönüşmesini aynı filmde birleştiriyor. OCP yalnız teknoloji üretmiyor; güvenlik hizmetlerini, kentsel dönüşümü ve çalışanlarının hayatlarını şirket varlığı gibi ele alıyor.
Sert aksiyonun altında oldukça karanlık bir ekonomik düzen çalışıyor. Murphy'nin yeniden kendi kimliğine ulaşma çabası da şirketin onu yalnızca bir ürün olarak görmesiyle doğrudan çatışıyor.
5 Soylent Green (1973)

Aşırı nüfus ve çevresel çöküş New York'u yaşaması güç bir yere dönüştürmüş durumda. Gerçek yiyeceğe erişmek büyük bir ayrıcalık haline gelirken toplum Soylent şirketinin ürettiği işlenmiş gıdalara bağımlı yaşıyor. Polis Thorn bir şirket yöneticisinin cinayetini araştırırken sistemin sakladığı gerçeğe yaklaşıyor.
Richard Fleischer çevresel krizi ekonomik eşitsizlikten ayırmıyor. Zenginlerin temiz alanlara ve gerçek yiyeceklere erişimi sürerken geri kalan toplum temel ihtiyaçlar için tek bir büyük kurumsal yapıya bağımlı hale geliyor.
Film çoğunlukla meşhur sırrıyla hatırlansa da distopya çok daha önce kurulmuş durumda. Bir şirketin yalnız ürün değil, insanların hayatta kalma koşullarını kontrol etmesi filmin bugün de rahatsız edici kalmasını sağlıyor.
4 Starship Troopers (1997)

Gelecekte insanlık askerî değerlerin merkezde olduğu bir federasyon altında yaşıyor. Johnny Rico ve arkadaşları orduya katılırken insanlık Arachnid türüyle büyük bir savaşa giriyor. Devlet hizmeti, vatandaşlık ve siyasi ayrıcalıklarla doğrudan ilişkilendiriliyor.
Paul Verhoeven propaganda filmlerinin dilini bilinçli biçimde sahipleniyor. Kahraman askerler, parlak üniformalar, savaş sloganları ve televizyon yayınları rejimi çekici gösterirken aynı görüntüler militarizmin ne kadar sıradanlaştırıldığını ortaya koyuyor.
Filmi yalnız uzaylı böceklerle savaşan askerlerin macerası olarak izlemek mümkün, ancak anlatının asıl sertliği sistemin kendisinde yatıyor. Starship Troopers militarist toplumun propagandasını taklit ederek onu içeriden hicvediyor.
3 THX 1138 (1971)

Yeraltında yaşayan geleceğin insanları isimler yerine harf ve rakam kombinasyonlarıyla tanımlanıyor. İlaç kullanımı zorunlu, duygusal ilişkiler baskı altında ve insanların hareketleri sürekli takip ediliyor. THX 1138 ilaçlarını bırakınca sistemin ona yasakladığı duygularla karşılaşmaya başlıyor.
George Lucas'ın ilk uzun metrajı distopyayı steril beyaz boşluklarla kuruyor. İnsanların birbirine benzeyen görünüşleri, numaralara indirgenen kimlikleri ve zorunlu ilaç kullanımı bireyselliğin sistematik biçimde silindiğini hissettiriyor.
THX 1138 yüksek sesle tehdit eden bir diktatörlük yerine sakin ve mekanik çalışan bir düzen sunuyor. Baskının gündelik hayatın normal hali haline gelmesi filmin en rahatsız edici tarafını oluşturuyor.
2 Fahrenheit 451 (1966)

Kitapların yasak olduğu gelecekte itfaiyecilerin görevi yangın söndürmek değil, bulunan kitapları yakmak. Guy Montag uzun süredir bu sistemin parçası olarak çalışıyor. Clarisse ile karşılaşmasının ardından yaptığı işin ve içinde yaşadığı toplumun mantığını sorgulamaya başlıyor.
François Truffaut sansürü yalnız yasaklama üzerinden anlatmıyor. Evleri dolduran ekranlar, yüzeysel eğlence ve düşünmeye yönelik isteksizlik sistemin devamını sağlıyor. İnsanların kitaplardan uzak tutulması kadar kitap istememeleri de önemli hale geliyor.
Film bazı noktalarda Bradbury'nin romanının gölgesinde kalıyor fakat merkezindeki görüntü hâlâ çok güçlü: düşünceyi ortadan kaldırmak için önce onu taşıyan nesneleri yakmak.
1 Nineteen Eighty-Four (1984)

Okyanusya'da Parti yalnız insanların davranışlarını değil, gerçekliğe ilişkin hafızalarını da kontrol ediyor. Winston Smith'in işi eski belgeleri değiştirip geçmişi Partinin güncel söylemine uygun hale getirmek. Julia ile kurduğu gizli ilişki ise özel hayatın bile siyasi suç sayıldığı bir düzende gerçekleşiyor.
Michael Radford büyük aksiyon sahneleri yerine totaliter sistemin gündelik işleyişine odaklanıyor. Tele-ekranlar insanları izliyor, Newspeak kullanılabilecek kelimeleri azaltıyor, tarih tekrar tekrar değiştiriliyor. İktidar yalnız ne yaptığını değil, neyi düşünebileceğini de belirlemek istiyor.
Listenin zirvesine onu taşıyan nokta, distopyayı tek bir kötü yöneticiye indirgememesi. Gözetim, propaganda, sansür, dil ve hafıza aynı mekanizmanın parçaları haline geliyor.




Bu Temada Devam Et
En İyi Distopya Filmleri: Sinemanın En Karanlık 15 Gelecek Tasviri
Dünyanın Sonundan Sonra: En İyi 10 Post-Apokaliptik Film
Kıyametten Sonra Toplum Kurmaya Çalışan 10 Dizi
Atom Çağının Canavarları: 1950’lerin Nükleer Korkusunu Anlatan 10 Film