Bir cümleyi başka bir dile çevirmek bazen yalnızca doğru kelimeleri bulmak anlamına gelmez. Söylenen sözün tonunu, niyetini ve kültürel karşılığını da doğru aktarmak gerekir. Sinemada çevirmenler ve tercümanlar tam da bu nedenle ilginç karakterlere dönüşüyor; kimi zaman iki insanın, kimi zaman iki ülkenin, hatta Arrival örneğinde olduğu gibi iki farklı türün birbirini anlayabilmesi onların yaptığı işe bağlı.
Bu listedeki çevirmen filmleri mesleğe farklı açılardan yaklaşıyor. The Interpreter bir Birleşmiş Milletler tercümanını siyasi bir komplonun ortasına bırakırken, A Translator Çernobil felaketinden etkilenen çocuklarla çalışan bir akademisyeni izliyor. The Translators ise çeviri işini kapalı kapılar ardında geçen bir polisiye gerilimin merkezine taşıyor.
Bazı filmlerde tercümanlık doğrudan karakterin mesleği, bazılarında ise iletişim kurabilmenin temel aracı. Ortak noktaları, bir dilde söylenen şeyin başka bir insana nasıl ulaştığını hikâyenin önemli bir parçasına dönüştürmeleri. Savaş alanından diplomasiye, edebiyattan bilim kurguya uzanan bu sekiz film, çevirinin sinemada ne kadar farklı hikâyelere kapı açabildiğini gösteriyor.
8 The Interpreter (2005)

Birleşmiş Milletler'de tercüman olarak çalışan Silvia Broome, gece boş bir toplantı salonunda tesadüfen kulak misafiri olduğu konuşmada Afrikalı bir devlet başkanına yönelik suikast planından söz edildiğini fark eder. Bildiklerini yetkililere aktarmasının ardından Gizli Servis ajanı Tobin Keller olayı araştırmaya başlar. Ancak Silvia'nın geçmişi ve suikastın hedef aldığı ülkeyle kişisel bağları ortaya çıktıkça Keller, korumaya çalıştığı kadının kendisine her şeyi anlatıp anlatmadığından şüphelenir.
Sydney Pollack, tercümanlık mesleğini hikâyeye dekor olarak eklemek yerine gerilimin çıkış noktası yapıyor. Silvia'nın başkalarının sözlerini dinleyip anlamını bozmadan aktarmaya alışkın olması, kendisinin söylediklerine kimsenin tam olarak inanmadığı bir durumda tersine dönüyor. Nicole Kidman'ın kontrollü oyunculuğu da karakterin mesleki soğukkanlılığıyla geçmişinden taşıdığı öfke arasındaki mesafeyi iyi koruyor.
The Interpreter büyük politik komplosundan çok, duyulan bir cümlenin doğru anlaşılıp anlaşılmadığı ve sözcüklerin kime ait olduğunun ne kadar önemli olabileceği anlarda daha ilgi çekici. Birleşmiş Milletler'in çok dilli ortamını doğrudan hikâyenin içine alan film, tercümanın görünmez sandığımız konumunun bazı durumlarda ne kadar kritik hâle gelebileceğini gösteriyor.
7 A Translator (2018)

1989'da Havana Üniversitesi'nde Rus edebiyatı dersleri veren Malin, Çernobil felaketinden etkilenen çocukların tedavi için Küba'ya getirilmeye başlamasıyla hastanede tercüman olarak görevlendirilir. Akademik hayatının düzeninden kopan Malin, ağır hastalıklarla mücadele eden çocuklar ile Kübalı doktorlar arasında iletişim kurmaya çalışır. Başlangıçta istemeden kabul ettiği görev, kısa süre içinde ailesini ve dünyaya bakışını etkileyen bir sorumluluğa dönüşür.
Rodrigo ve Sebastián Barriuso'nun filmi, tercümanlığı yalnızca iki dil arasında kelime taşımak olarak görmüyor. Malin bazen doktorların söylemek zorunda olduğu zor şeyleri çocuklara, bazen çocukların korkusunu doktorlara aktarıyor; doğru sözcüğü bulmak tıbbi bilginin ötesinde duygusal bir yük kazanıyor. Rodrigo Santoro da karakterin bu işe mesafeli başlayan hâlinden çocuklarla giderek daha kişisel bir bağ kurmasına geçişini abartmadan oynuyor.
A Translator'ın gerçek olaylardan beslenen hikâyesinde büyük kahramanlık anları yok. Bunun yerine, aynı dili konuşamayan insanların en zor zamanlarında aralarında duran kişinin taşıdığı sorumluluğa bakıyor. Çevirinin bazen bir meslekten çok iki insanın birbirini yalnız bırakmamasını sağlayan bağa dönüşebileceğini sakin ama etkili biçimde anlatıyor.
6 The Translators (2019)

Dünya çapında çok satan bir roman üçlemesinin son kitabını aynı anda farklı dillere çevirmek için dokuz çevirmen gizli bir tesiste bir araya getirilir. Yayıncı Eric Angstrom, kitabın internete sızmasını önlemek için ekibin dış dünyayla bütün bağlantısını keser. Buna rağmen henüz yayımlanmamış sayfalar internete düşünce kapalı tesiste bulunan herkes şüpheli hâline gelir.
Régis Roinsard'ın filmi çevirmenleri genellikle perde arkasında kalan çalışanlar olmaktan çıkarıp bir polisiye bulmacanın merkezine yerleştiriyor. Aynı metni dokuz farklı dile taşıyan insanların birbirleriyle rekabeti, yayıncının çeviri üzerindeki sıkı kontrolü ve kitap endüstrisinin gizlilik takıntısı filmin eğlenceli tarafını oluşturuyor. Lambert Wilson'ın otoriter yayıncısı karşısında çevirmenlerin her birinin metinle kurduğu farklı ilişki de kapalı mekân gerilimine çeşitlilik katıyor.
The Translators her ayrıntısında kusursuz bir polisiye değil, ancak çeviri mesleğini bu kadar doğrudan gerilim mekanizmasına dönüştüren film sayısı zaten oldukça az. Bir romanın farklı dillerde aynı anda yayımlanması gibi sıradan görünen bir yayıncılık sürecinin arkasında ne kadar büyük bir organizasyon olduğunu da eğlenceli biçimde hatırlatıyor.
5 Arrival (2016)

Dünyanın farklı noktalarına dev uzay araçları indiğinde ABD ordusu, ziyaretçilerin ne istediğini anlayabilmek için dilbilimci Louise Banks'ten yardım ister. Louise, fizikçi Ian Donnelly ile birlikte dünya dışı varlıkların seslerini ve dairesel yazı sistemlerini çözmeye çalışır. Ülkeler arasındaki korku büyürken tek bir kelimenin yanlış yorumlanması bile küresel bir çatışmayı başlatabilecek kadar tehlikeli hâle gelir.
Denis Villeneuve'ün bilim kurgu filmi iletişimi birkaç kolay sembolün çözüldüğü bir bulmacaya indirgemiyor. Louise önce karşısındaki varlıkların soru kavramını anlayıp anlamadığını, sonra kullandıkları işaretlerin neyi temsil ettiğini çözmek zorunda; Amy Adams'ın sabırlı performansı bu yavaş öğrenme sürecini inandırıcı kılıyor. Film özellikle aynı kelimenin farklı bağlamlarda bambaşka anlamlara gelebileceğini göstermekte çok iyi.
Arrival teknik olarak profesyonel bir çevirmenin değil bir dilbilimcinin hikâyesi, fakat çevirinin temel problemini listenin belki de en büyük ölçekte ele alıyor: Karşındaki kişiyle ortak hiçbir dilin yoksa anlamı nasıl kurarsın? Dünyanın geleceğini silahlardan önce doğru tercüme edilmiş bir mesaja bağlaması, filmi dil ve iletişim üzerine yapılmış en etkileyici bilim kurgu örneklerinden birine dönüştürüyor.
4 Everything Is Illuminated (2005)

Ailesinin geçmişine ait eşyaları saplantılı biçimde biriktiren Jonathan Safran Foer, İkinci Dünya Savaşı sırasında büyükbabasını kurtaran kadını bulmak için Ukrayna'ya gider. Yolculuk boyunca ona rehberlik ve tercümanlık yapan genç Alex ile Alex'in büyükbabası eşlik eder. Başlangıçta tuhaf bir turistik geziyi andıran arayış, grup savaş sırasında yok edilmiş bir Yahudi yerleşiminin izlerine yaklaştıkça daha kişisel bir hâl alır.
Eugene Hütz'ün Alex'i İngilizceyi akıcı biçimde konuştuğunu düşünür ama seçtiği kelimeler sürekli beklenmedik cümleler yaratır. Liev Schreiber bu dil hatalarını yalnızca kolay bir komedi malzemesi olarak bırakmıyor; Jonathan ile Alex birbirlerini daha iyi tanıdıkça kelimelerin arkasındaki niyet daha önemli hâle geliyor. Filmin neşeli ilk yarısıyla geçmişin ağırlığını taşıyan ikinci yarısı arasındaki geçişte Alex'in tercüman konumu da farklı bir anlam kazanıyor.
Everything Is Illuminated, tercümanın her zaman kusursuz konuşan görünmez bir profesyonel olması gerekmediğini hatırlatan güzel bir örnek. Alex'in hatalı İngilizcesi bazen iletişimi zorlaştırsa da yolculuk ilerledikçe iki yabancı arasında gerçek anlayışın yalnızca doğru gramerden oluşmadığı ortaya çıkıyor.
3 The Covenant (2023)

Afganistan'daki son görevlerinden birinde Çavuş John Kinley'nin birliğine yerel tercüman Ahmed katılır. Ahmed yalnızca konuşulanları çevirmekle kalmaz; bölgedeki ilişkileri, davranışları ve tehlikeleri okuyarak ekibin hareket etmesine yardımcı olur. Bir görev felaketle sonuçlandığında Ahmed'in Kinley'i kurtarmak için aldığı büyük risk, iki adam arasındaki profesyonel ilişkiyi kişisel bir borca dönüştürür.
Guy Ritchie'nin filmi Ahmed'i askerin arkasında birkaç cümleyi tercüme eden yardımcı karakter olarak bırakmıyor. Dar Salim'in canlandırdığı Ahmed, dili bilmenin yanında hangi insanın yalan söylediğini, hangi durumun tehlikeye dönüştüğünü ve yerel ilişkilerin nasıl çalıştığını da anlayan biri. Jake Gyllenhaal ile arasındaki ilişki bu nedenle klasik asker-tercüman hiyerarşisinden çıkarak iki insanın birbirinin hayatından sorumlu hâle geldiği bir ortaklığa dönüşüyor.
The Covenant savaş filmlerinde çoğu zaman arka planda kalan yerel tercümanların ne kadar büyük risk üstlendiğini görünür kılıyor. Ahmed'in işi yalnızca İngilizce ile Dari arasında çeviri yapmak değil; iki farklı dünyanın arasında dolaşırken her iki taraftan gelebilecek tehlikeyi de taşımak. Film, bu emeği hikâyenin merkezine aldığı anlarda en güçlü hâline ulaşıyor.
2 Emperor (2012)

Japonya'nın İkinci Dünya Savaşı'nda teslim olmasının ardından General Douglas MacArthur'un ekibinde görev yapan Bonner Fellers'a kritik bir soruşturma verilir: İmparator Hirohito savaş suçlarından yargılanmalı mıdır? Fellers, siyasi ve askerî isimlerle görüşerek kararın arkasındaki sorumluluk zincirini anlamaya çalışırken savaş öncesinde tanıdığı Japon kadın Aya'nın izini de sürer. İşgal altındaki ülkede yapılan her görüşme, Amerikan askerleri ile Japon toplumunun birbirini anlayabilmesi için dil ve kültür aracılığına ihtiyaç duyar.
Emperor listedeki diğer filmler kadar doğrudan bir tercüman karakterine odaklanmıyor; çeviri daha çok savaş sonrası işgal düzeninin zorunlu bir parçası olarak karşımıza çıkıyor. Fellers'ın Japon yetkililerle yaptığı görüşmelerde söylenen kelimeler kadar hitap biçimleri, sessizlikler ve kültürel kurallar da önem kazanıyor. Peter Webber böylece aynı dili bilmenin, başka bir toplumun davranışlarını gerçekten anlamaya yetmediğini gösteren bir tarihsel ortam kuruyor.
Filmin bu seçkideki yeri profesyonel tercüman portresinden çok kültürel tercüme fikrine dayanıyor. Savaş bitmiş olsa bile iki tarafın birbirini anlaması kendiliğinden gerçekleşmiyor; dil, gelenek ve siyasi niyet sürekli yorumlanmak zorunda. Emperor'ın en ilginç taraflarından biri de tam olarak bu iletişim mesafesi.
1 The Piano (1993)

19. yüzyılın ortalarında konuşmayan İskoç kadın Ada McGrath, küçük kızı Flora ve çok değer verdiği piyanosuyla birlikte görücü usulü evlendiği adamın yanına Yeni Zelanda'ya gelir. Ada çevresindekilerle işaret dili kullanarak iletişim kurarken Flora sık sık annesinin söylediklerini başkalarına aktaran kişi olur. Yeni hayatındaki ilişkiler karmaşıklaştıkça Ada'nın kızı ve piyanosu üzerinden kurduğu iletişim de hikâyenin önemli parçalarından birine dönüşür.
Jane Campion'ın filminde Flora profesyonel bir tercüman değil; fakat annesinin işaretlerini sözlü dile çevirerek yetişkinlerin dünyasında alışılmadık bir güç kazanıyor. Anna Paquin'in canlı performansı bu durumu özellikle ilginç kılıyor, çünkü Flora her zaman nötr bir aracı değil: Söylenenleri aktarırken kendi duyguları ve çocukça kararları da devreye girebiliyor. Ada'nın piyano aracılığıyla kurduğu başka bir ifade biçimi de filmin dil ve iletişim fikrini yalnızca konuşmaya bağlamamasını sağlıyor.
The Piano, tercümanlık kavramını listenin en geniş anlamıyla kullanan film. Bir insan konuşmadığında onun sesini kimin taşıdığı ve bu aracının söylenenleri ne kadar değiştirebileceği üzerine düşündürüyor. Flora'nın annesiyle dış dünya arasında tuttuğu yer, çevirinin hiçbir zaman tamamen mekanik bir aktarım olmadığını çok farklı bir hikâye içinde gösteriyor.


Bu Temada Devam Et
Mahkeme Salonunda Geçen En İyi 12 Film
Gerçeği İfşa Etmenin Bedeli: Muhbirleri ve Whistleblower’ları Konu Alan 8 Film
Ölümle Çalışmak: Cenaze Görevlilerini Konu Alan 7 Film
En İyi Seri Katil Filmleri: Sinemanın En Karanlık 15 Suç ve Gerilim Filmi