Children of Men distopya sinemasında bu yüzden ayrı bir yerde duruyor: geleceği yabancı bir dünya gibi tasarlamak yerine, bugünün biraz daha kötüleşmiş halini gösteriyor.
Bilimkurgu sineması geleceği göstermeyi seviyor. Yeni araçlar, yeni şehirler, yeni ekranlar, yeni silahlar… Seyircinin filmi izlerken hangi yılda olduğunu unutmasına pek izin verilmez.
Children of Men ise 2027’de geçmesine rağmen geleceğini göstermek konusunda şaşırtıcı biçimde isteksiz.
Sokaklarda hâlâ otobüsler var. İnsanlar işe gidiyor. Kahve dükkânları açık. Reklam ekranları çalışıyor. Devlet yayın yapıyor. Trenler hareket ediyor. Arabaların çoğu tanıdık geliyor. Yalnız bütün bunların çevresinde bir şeyler biraz daha kirli, biraz daha gergin ve biraz daha korkutucu.
Alfonso Cuarón’un filmi bu yüzden geleceğe dair büyük bir tahminden çok, bugünün kötüleşmiş bir versiyonu gibi görünüyor.
Ve bu tesadüf değil.
Cuarón yıllar sonra filmi anlatırken, çocukların artık doğmaması fikri dışında Children of Men’da gördüğümüz görüntülerin geleceğe ait olmadığını söyledi. Balkanlar’daki savaşlardan Sri Lanka’ya, göç korkusundan siyasi paranoyaya kadar filmin arka planının dönemin gerçek dünyasından toplandığını özellikle vurguladı. Ona göre film geleceği öngörmüyordu; başka yerlerde zaten yaşanan şeyleri Batı’nın kendi sokağına taşıyordu.
Belki Children of Men’ın hâlâ bu kadar gerçek görünmesinin nedeni de tam burada.
Film geleceğin nasıl değişeceğini hayal etmiyor.
Bugünün ne kadar az değişmesinin yeterli olacağını gösteriyor.

Cuarón geleceği tasarlamak istemedi
Blade Runner gibi filmler geleceği ilk bakışta tanınabilir hale getirir. Şehir değişmiştir, teknoloji değişmiştir, mimari değişmiştir. Kadraj daha ilk saniyeden “gelecektesiniz” der.
Children of Men bunun tersini yapıyor.
BFI’nin film üzerine değerlendirmesinde Cuarón’un yaklaşımı doğrudan “anti-Blade Runner” olarak tanımlanıyor. Film ekibi parlak ve kusursuz bir gelecek yaratmak yerine çökmekte olan altyapıya, kirli sokaklara ve biraz eskimiş görünen teknolojiye yönelmişti.
Bu karar küçük görünse de filmin bütün hissini değiştiriyor.
Çünkü Children of Men’ın Londra’sına baktığımızda “Böyle bir gelecek tasarlamışlar” demiyoruz.
“Burası hâlâ Londra” diyoruz.
Binaların çoğu yerinde duruyor. Otobüsler hâlâ aynı sokaklardan geçiyor. İnsanlar aynı ofislerde çalışıyor. Kıyafetler 2006 yılından kopup gelmiş gibi.
Fakat bütün bu tanıdıklığın üzerine yavaş yavaş başka şeyler eklenmiş.
Askerler.
Kontrol noktaları.
Kafeslerin içine kapatılmış göçmenler.
Propaganda ekranları.
Bombalı saldırılar.
Sokaklarda biriken çöpler.
Film yeni bir dünya kurmak yerine mevcut dünyanın üzerine katmanlar ekliyor.
Bu yüzden distopya bir dekor gibi görünmüyor.
Yaşanmış bir süreç gibi görünüyor.

Dünya çökmüş değil, çalışmaya devam ediyor
Kıyamet filmlerinde genellikle bir eşik vardır.
Bir şey olur ve eski hayat sona erer.
Elektrik gider. Devlet çöker. Şehirler terk edilir. İnsanlar hayatta kalmak için enkazların arasında dolaşmaya başlar.
Children of Men daha rahatsız edici bir ihtimali seçiyor.
Dünya tamamen çökmüyor.
Çalışmaya devam ediyor.

Theo sabah işe gidiyor. İnsanlar kafelerde kahve alıyor. Televizyon haberleri yayınlanıyor. Reklam şirketleri ürün satmaya devam ediyor. Devlet sınırlarını kontrol ediyor. Trenler yolcu taşıyor.
Filmin ilk dakikalarındaki kahve dükkânı saldırısı bunu tek başına anlatıyor.
Theo dükkândan çıkar çıkmaz bir bomba patlıyor. Sokak birkaç saniyede kaosa dönüyor.
Ama film bunu dünyanın sonu gibi sunmuyor.
Bu dünyada böyle şeyler artık olabiliyor.
İnsanların davranışındaki korkutucu taraf da burada. Karakterler çevrelerindeki distopyaya sürekli şaşırmıyorlar. Çünkü onlar için bu koşullar yeni değil.
Hayat, felaketin içinde kendisine bir rutin bulmuş.
Children of Men geleceği inandırıcı kılan en önemli kararlarından birini burada veriyor: toplumların her zaman dramatik biçimde çökmediğini kabul ediyor.
Bazen işler kötüleşirken insanlar yine pazartesi sabahı işe gidiyor.
Teknoloji geleceğin yıldızı değil
Filmin 2027’sinde elbette yeni teknolojiler var.
Dev ekranlar, gelişmiş araç içi sistemleri, dijital reklamlar ve farklı tasarlanmış bazı ulaşım araçları görüyoruz.
Ama kamera bunlara hayranlıkla bakmıyor.
Theo yeni bir teknolojiyle karşılaştığında durup onun nasıl çalıştığını açıklamıyor. Film de seyirciye “gelecekte insanlar böyle yaşayacak” diye gösteri yapmıyor.
Teknoloji çoğu zaman kadrajın bir parçası olarak kalıyor.
Tıpkı bizim bugün telefonlarımızı, ekranlarımızı veya güvenlik kameralarını çoğu zaman fark etmeden yaşamamız gibi.
BFI’nin “anti-Blade Runner” tanımı burada daha anlamlı hale geliyor. Children of Men teknolojiyi geleceğin kanıtı olarak kullanmak istemiyor. Teknoloji zaten hayatın içine karışmış durumda.
Bu tercih filmin yaşlanmasını da zorlaştırıyor.
Çünkü bilimkurgu filmlerinin geleceğe ilişkin en kolay eskiyen taraflarından biri teknoloji tahminleri.
Children of Men ise geleceğini birkaç parlak cihazın üzerine kurmadığı için, o cihazlar eskidiğinde dünya tasarımı çökmüyor.
Filmin temel görüntüsü hâlâ insanlar, binalar, yollar, polisler ve sınırlar.
Bunların hiçbiri seyirciye yabancı değil.
Kamera da bir bilimkurgu filmi çekiyormuş gibi davranmıyor
Prodüksiyon tasarımı geleceği bugüne yaklaştırırken Emmanuel Lubezki’nin kamerası başka bir şey yapıyor.
O dünyanın gerçekten var olduğunu hissettirmeye çalışıyor.
Lubezki film üzerinde konuşurken görüntünün “aydınlatılmış” görünmesini istemediğini özellikle söylüyor. Amacı seyircinin olayların gerçekten yaşandığını hissetmesiydi. Film bu nedenle büyük ölçüde elde kamera ve çok az geleneksel film ışığıyla çekildi.
Sonuçta Children of Men çoğu zaman düzenlenmiş bir Hollywood görüntüsünden çok, olayların ortasında bulunan bir kameranın kaydına benziyor.
Araba pususunu düşünün.
Kamera bir karakterden diğerine geçiyor, tekrar dışarı bakıyor, saldırıyı görüyor, aracın içinde dönüyor. Sahne sürekli kesilip bize en etkileyici açıları göstermiyor.
Kamera da karakterler gibi olayın içinde sıkışmış durumda.
Bexhill’deki çatışmada bu his daha da ileri gidiyor.
Theo sokakların ve binaların arasından ilerlerken kamera onunla birlikte hareket ediyor. Patlamalar oluyor. İnsanlar koşuyor. Askerler ateş ediyor. Kadraj bazen kusursuz değil. Bir noktada objektife kan sıçrıyor.
Normalde böyle bir şey çekim hatası sayılabilir.
Burada görüntünün gerçekliğini artırıyor.
Lubezki savaş sahnelerini çekerken haber ve savaş belgesellerini düşündüğünü, şiddeti güzel göstermemek için klasik yakın plan ve hızlı kurgu anlayışından özellikle kaçındığını anlatıyor.
Bu nedenle filmin uzun planları yalnızca teknik gösteri değil.
Kesinti azaldıkça seyircinin “film izlediğini” hatırlayacağı güvenli mesafe de azalıyor.
Kaçış devam ederken kamera da kaçmak zorunda kalıyor.

Arka plandaki dünya sürekli hikâye anlatıyor
Children of Men’ı tekrar izlediğinizde en ilginç şeylerden biri, önemli bilgilerin ne kadarının ana karakterlerin konuşmalarında bulunmadığını fark etmek.
Dünya çoğu zaman arka planda anlatılıyor.
Duvar yazılarında.
Reklamlarda.
Gazete sayfalarında.
Televizyon ekranlarında.
Tren camlarının arkasında.
Sokakta sürüklenen insanlarda.
Göçmenlerin tutulduğu kafeslerde.
Cuarón bunları tek tek açıklayan sahneler çekmiyor.
Çünkü o dünyada yaşayan insanlar zaten bunların ne olduğunu biliyor.
Theo’nun “Bu göçmen kafesleri neden burada?” diye sormasına gerek yok.
Onun için bunlar günlük hayatın parçası.
Bu küçük karar, dünyanın gerçekliğini olağanüstü ölçüde artırıyor.
Gerçek hayatta da yaşadığımız sistemleri her sabah birbirimize açıklamayız. Otobüse bineriz, güvenlik kontrolünden geçeriz, reklamlara bakmadan yürürüz.
Film seyirciyi de aynı konuma yerleştiriyor.
Bilgi vermek yerine gözlem yapmaya zorluyor.
Bu yüzden Children of Men dünyasının büyük bölümü senaryo tarafından anlatılmıyor.
Kadrajın içinde keşfediliyor.
Göçmen krizi bugün neden daha çarpıcı görünüyor?

Filmin bugün en çok konuşulan taraflarından biri göçmenlerin gösteriliş biçimi.
Britanya dünyanın ayakta kalan son güvenli bölgelerinden biri olarak sunuluyor. Ülkeye ulaşmaya çalışan insanlar yakalanıyor, kafeslere konuluyor ve toplama merkezlerine gönderiliyor.
Filmi bugün izleyip bunun bir “kehanet” olduğunu söylemek kolay.
Cuarón ise bu yoruma itiraz ediyor.
2024’te verdiği röportajda Children of Men’daki görüntülerin geleceği tahmin etmek amacıyla yaratılmadığını açıkça söylüyor. Balkanlar’daki savaşın, Sri Lanka’daki görüntülerin ve göçmenlere yönelik paranoyanın zaten o dönemde var olduğunu hatırlatıyor. İnsanların bugün film için “gerçek oluyor” demesini de bu nedenle yanlış buluyor: Ona göre bunlar zaten gerçekti; yalnızca Batı’nın konforlu bölgelerinden daha uzakta yaşanıyordu.
Bu açıklama filmin gerçekçilik meselesini başka bir yere taşıyor.
Children of Men geleceği iyi tahmin etmiş olmayabilir.
Belki yalnızca 2006’da dünyanın geri kalanına yeterince dikkatli bakıyordu.
Film savaş, mültecilik, devlet şiddeti ve toplumsal paranoyayı gelecekte ortaya çıkabilecek fikirler olarak ele almıyor.
Bunların coğrafyasını değiştiriyor.
Dünyanın başka yerlerindeki görüntüleri Londra’ya getiriyor.
Böylece Batılı seyirciye yabancı görünen krizleri tanıdığı sokakların içine yerleştiriyor.
Filmin bugün hâlâ rahatsız edici gelmesinin nedeni geleceğin yaklaşması değil.
Filmde kullanılan gerçekliğin hiçbir zaman ortadan kaybolmamış olması.
Battersea Power Station bize başka bir gelecek gösteriyor

Filmin en tuhaf bölümlerinden biri Theo’nun kuzenini ziyaret ettiği Battersea Power Station sahnesi.
Dışarıdaki dünya parçalanırken bina içinde sanat eserleri korunuyor.
Picasso’nun Guernica’sı burada.
Michelangelo’nun David’i burada.
Pink Floyd’un Animals kapağına gönderme yapan dev domuz bile Battersea’nin üzerinde süzülüyor.
BFI’nin de belirttiği gibi film burada Banksy’den Picasso’ya uzanan yoğun bir görsel referans ağı kuruyor.
Ama sahnenin asıl etkisi sanat eserlerinin kendisinden geliyor.
Dünya çöküyor ama birileri hâlâ değerli şeyleri toplamaya ve korumaya devam ediyor.
Theo’nun kuzeni de bunun anlamsızlığını neredeyse kabul etmiş durumda.
Gelecekte bunları görecek insan kalmayacaksa sanatın korunmasının ne anlamı var?
Film burada distopyasını başka bir ayrıntıyla gerçekçi kılıyor.
Felaket herkesi aynı biçimde etkilemiyor.
Sokakta insanlar kafeslere kapatılırken başka bir yerde zenginlik, sanat ve ayrıcalık yaşamaya devam ediyor.
Toplum parçalanıyor ama sınıf farkları ortadan kalkmıyor.
Hatta daha görünür hale geliyor.
Bu da kıyamet filmlerindeki “herkes artık aynı durumda” fikrinden çok daha tanıdık.
İnsanlar distopyada yaşadıklarının farkında değilmiş gibi davranıyor
Belki de filmin en rahatsız edici tarafı budur.
Children of Men’daki insanların çoğu sabah uyandığında “Distopik bir toplumda yaşıyoruz” diye düşünmüyor.
Hayatlarını sürdürüyorlar.
Devletin propagandasını görüyorlar.
Güvenlik kontrollerinden geçiyorlar.
Bombalı saldırıları haberlerden takip ediyorlar.
Göçmenlerin götürüldüğünü görüyorlar.
Sonra yine işe gidiyorlar.
Film büyük toplumsal değişimlerin gündelik hayat tarafından nasıl emildiğini çok iyi anlıyor.
Başlangıçta kabul edilemez görünen bir şey yeterince uzun süre devam ettiğinde olağanlaşabiliyor.
Cuarón’un geleceği bugünden kurma tercihi de burada önem kazanıyor.
Seyircinin filme bakıp “Böyle bir dünyada ben farklı davranırdım” demesini zorlaştırıyor.
Çünkü ekrandaki insanlar bize çok benziyor.
Evleri tanıdık.
İşleri tanıdık.
Otobüsleri tanıdık.
Korkuları da tanıdık.
Ama bütün bunlar filmi gerçekten “gerçekçi” yapmaya yeter mi?
Burada bir ayrım yapmak gerekiyor.
Children of Men elbette gerçekçi bir gelecek tahmini değil.
Filmin merkezinde insanlığın açıklanamayan biçimde kısırlaşması gibi devasa bir bilimkurgu varsayımı var.
Britanya’nın dünyadaki son işleyen devletlerden biri olması da filmin dramatik düzeninin parçası.
Dolayısıyla “2027 gerçekten böyle olacak” diyerek filmin başarısını ölçmek pek anlamlı değil.
Gerçekçilik hissi başka yerde.
Dünya tasarımının parçaları birbirleriyle uyumlu.
İnsanlar çevrelerine inanıyor.
Teknoloji gösteriş yapmıyor.
Devlet tamamen çökmek yerine sertleşiyor.
Ekonomik ve sosyal hayat aksayarak da olsa devam ediyor.
Kamera olanları güzelleştirmek yerine onların içinde kalıyor.
Ve arka plandaki siyasi görüntülerin büyük bölümü hayal edilmiş bir gelecekten değil, çekimler sırasında zaten var olan dünyadan geliyor.
Bu parçalar birleştiğinde seyircinin karşısına “doğru gelecek tahmini” çıkmıyor.
Daha önemli bir şey çıkıyor:
İçinde insanların gerçekten yaşayabileceğine inandığımız bir gelecek.

Children of Men geleceği doğru tahmin etmedi
Children of Men’ı bugün izlediğimizde bazı görüntülerin fazla tanıdık gelmesi insanı kolayca “Cuarón bunları nasıl bildi?” sorusuna götürebilir.
Ama filmin kendisi bu soruya başka bir cevap veriyor.
Cuarón geleceği görmek zorunda değildi.
Etrafına bakması yeterliydi.
Savaş zaten vardı.
Göçmen kampları vardı.
Siyasi paranoya vardı.
Devlet şiddeti vardı.
Gelir eşitsizliği vardı.
İnsanların felaketlerin arasında gündelik hayatlarını sürdürme becerisi de vardı.
Children of Men bunları alıp yeni teknolojilerle kaplanmış uzak bir geleceğe göndermedi.
Tanıdığımız dünyanın birkaç adım ötesine bıraktı.
Bu yüzden 2006 yapımı film bugün hâlâ garip biçimde yeni görünüyor.
Geleceğin nasıl olacağını doğru tahmin ettiği için değil.
Geleceği icat etmek yerine bugünü yeterince dikkatli gözlemlediği için.
