The Secret Agent incelemesi yazısına, filmin klasik bir politik gerilim gibi davranmadığını söyleyerek başlamak gerekiyor. Kleber Mendonça Filho, The Secret Agent’ın ilk dakikalarında izleyiciye oldukça tanıdık bir gerilim hikâyesinin kapısını açıyor. Marcelo adında bir adam kaçıyor, geçmişinde açıklanmayan bir şeyler var ve peşindeki tehdidin ne kadar yakında olduğunu bilmiyor. 1977 Brezilya’sında, askerî diktatörlüğün hâkim olduğu bir dönemde Recife’ye gelmesinin asıl nedeni oğluyla yeniden bir araya gelmek. Fakat şehir, aradığı güvenli sığınak olmaktan çok uzak.
Buraya kadar film kolaylıkla sıkı bir politik gerilime dönüşebilirdi. Mendonça Filho ise daha zor bir yol seçiyor. Marcelo’nun başına ne geleceğini merak ettirmeyi bırakmıyor ama hikâyeyi sürekli yanlara doğru genişletiyor; başka insanların hayatlarına, Recife’nin sokaklarına, sinema salonlarına, geçmişten kalan küçük izlere ve zaman zaman beklenmedik ölçüde tuhaf ayrıntılara sapıyor. The Secret Agent tam da burada sıradan bir kaçış hikâyesi olmaktan çıkıyor. Çünkü filmin ilgilendiği şey yalnızca bir adamın hayatta kalıp kalamayacağı değil, bütün bir toplumun korkuyla yaşamayı nasıl normalleştirdiği.
Şiddetin sıradanlaştığı bir Recife
Filmin en rahatsız edici taraflarından biri, diktatörlüğü sürekli üniformalar, sorgu odaları ve açık siyasi konuşmalar üzerinden göstermemesi. Tehlike çoğu zaman daha sıradan bir yerde duruyor. İnsanların davranışlarında, kimin hangi soruyu sormaktan kaçındığında, bir olayın ne kadar kolay görmezden gelinebildiğinde veya bazı insanların diğerlerinden daha korunmasız olduğunun herkes tarafından bilindiği anlarda ortaya çıkıyor.
Mendonça Filho bu atmosferi büyük cümlelerle açıklamıyor. Recife yaşamaya devam ediyor. Karnaval var, insanlar çalışıyor, sinemaya gidiyor, sohbet ediyor, çocuklar kendi dünyalarında büyüyor. Aynı anda ölüm ve baskı da bu hayatın içinde dolaşıyor. Film böylece askerî rejimi geçmişte kalmış, gündelik hayattan kopuk bir tarih başlığına çevirmiyor. Tam tersine, insanların olağan hayatlarını sürdürmeye çalıştığı bir düzenin içine yerleştiriyor.
Bu tercih The Secret Agent’ı daha ürkütücü yapıyor. Çünkü filmde kötülük her zaman dramatik bir giriş yapmıyor. Bazen bir bürokratik işlem kadar sıradan, bazen para ilişkisi kadar basit, bazen de çevredeki insanların kayıtsızlığı kadar sessiz.

Bir gerilim filmi neden sürekli yolundan sapıyor?
The Secret Agent üzerine verilecek en kolay eleştirilerden biri uzunluğu. 158 dakikalık film, Marcelo’nun hikâyesini çok daha kısa ve doğrudan anlatabilecek pek çok fırsatı bilinçli olarak geri çeviriyor. Ana çatışma hızlanacakmış gibi olduğunda başka bir karaktere geçebiliyor, beklenmedik bir hikâye anlatabiliyor ya da politik gerilimden kara mizaha yaklaşan tuhaf bir ayrıntının peşine düşebiliyor.
Bunun her zaman kusursuz çalıştığını söylemek zor. Bazı bölümlerde Marcelo’ya yönelik tehdit o kadar uzun süre geri planda kalıyor ki filmin ilk bölümde kurduğu gerilim gevşiyor. Mendonça Filho belli ki seyircinin sürekli olay örgüsünün peşinden koşmasını istemiyor; fakat bu tercih özellikle orta bölümde filmin ağırlığını hissettirebiliyor.
Yine de bu dağınıklık filmin karakterine yabancı değil. The Secret Agent, geçmişi düzgün bir kronoloji içinde anlatmıyor. Bir insanın veya bir ülkenin hafızası gibi hareket ediyor: bazı ayrıntılar çok net kalıyor, bazıları kayboluyor, önemsiz görünen bir şey yıllar sonra büyük anlam kazanabiliyor. Filmdeki yan yolların önemli bölümü de böyle çalışıyor.
Mendonça Filho’nun yaptığı belki de filmin en cesur tercihi. Seyircinin dikkatini yalnızca “Marcelo’ya ne olacak?” sorusuna kilitlemek yerine etrafındaki dünyaya bakmaya zorluyor. Böylece tek bir adamın hikâyesinin arkasında çok daha büyük bir kayıp, suskunluk ve unutma alanı beliriyor.
Wagner Moura sürekli alarmda ama bunu göstermiyor
Wagner Moura’nın performansı filmin bu sakin gerilimi için çok doğru bir yerde duruyor. Marcelo korkan bir adam, fakat Moura onu sürekli tedirgin hareket eden veya paniğini açıkça gösteren biri olarak oynamıyor. Tam tersine, çoğu zaman kontrollü. İnsanları dinliyor, çevresine bakıyor, bulunduğu ortamın güvenli olup olmadığını anlamaya çalışıyor.
Bu sakinlik karakteri daha ilginç hâle getiriyor. Marcelo’nun geçmişine ilişkin bütün cevapları hemen bilmesek bile yaşamayı öğrenmiş olduğu tehlike duygusunu anlayabiliyoruz. Bir yere girdiğinde çevreyi tartması, karşısındaki insana ne kadar güvenebileceğine karar vermesi ya da oğluyla geçirdiği anlarda kısa süreliğine başka birine dönüşmesi karakteri yalnızca politik bir hikâyenin taşıyıcısı olmaktan çıkarıyor.
Moura ayrıca filmin büyük kısmında Mendonça Filho’nun gösterişli oyunculuk anlarından uzak duran yaklaşımına uyuyor. Performansını tek bir büyük sahnenin üzerine kurmuyor. Marcelo’yu giderek daha iyi tanımamız küçük değişimlerle gerçekleşiyor.
Cannes’da En İyi Erkek Oyuncu ödülü almış olması bu performans hakkında söyleneceklerin yerine geçmez. Fakat ödülün neden geldiğini görmek zor değil. Moura, filmin yüksek sesle konuşmayan ama sürekli var olan korkusunu taşıyabilecek kadar ölçülü oynuyor.

Sinema salonları, kayıtlar ve unutulan insanlar
Kleber Mendonça Filho’nun Recife’ye ilgisi yeni değil. Neighboring Sounds, Aquarius ve özellikle Pictures of Ghosts düşünüldüğünde, şehrin yalnızca hikâyelerin geçtiği bir fon olmadığı açık. The Secret Agent da Recife’ye geçmişin hâlâ izlenebildiği bir yer olarak bakıyor.
Burada sinema salonlarının varlığı özellikle önemli. Mendonça Filho yıllarca film eleştirmenliği ve programcılık yapmış bir yönetmen ve Pictures of Ghosts doğrudan Recife’nin eski sinemalarıyla şehrin hafızası arasındaki ilişkiyi araştırıyordu. The Secret Agent bu ilgiyi kurmaca içinde sürdürüyor.
Filmin geçmişe bakışında nostalji de var ama bu sıcak ve güvenli bir nostalji değil. Eski otomobiller, tabelalar, kostümler veya dönemin müzikleri 1970’leri yeniden yaratmanın ötesinde bir bütün oluşturuyor. Recife aynı anda canlı, komik, kalabalık ve tehditkâr görünüyor. Evgenia Alexandrova’nın görüntüleri ve Thales Junqueira’nın prodüksiyon tasarımı dönemi fazla parlatmadan kuruyor; film hiçbir zaman tarihî dekorlarını sergilemek için durmuyor.
Sinema da burada hafızanın saklandığı yerlerden biri haline geliyor. İnsanlar kaybolabilir, isimler unutulabilir, resmî tarih bazı hayatları önemsiz görebilir; görüntüler ise bazen yıllar sonra birinin gerçekten yaşamış olduğuna dair geride kalan birkaç kanıttan biri olabilir.
Geçmişi anlatmakla geçmişi hatırlamak arasındaki fark
The Secret Agent ilk bakışta askerî diktatörlük döneminde geçen bir politik gerilim. Fakat filmin sonunda geriye yalnızca siyasi rejim üzerine bir hikâye kalmıyor. Mendonça Filho daha çok, şiddet sona erdikten sonra onun izlerine ne olduğunu merak ediyor.
Kim hatırlanıyor? Kim unutuluyor? Bir insanın yaşamından geriye ne kalıyor? Tarih büyük olayları kaydederken sıradan insanların başına gelenler nereye gidiyor?
Film bu soruları cevaplamaya çalışmıyor. Zaten en iyi bölümleri de kesin cevapların olmadığı yerlerde ortaya çıkıyor. Marcelo’nun kişisel hikâyesi ile Brezilya’nın politik geçmişi arasındaki ilişki giderek birbirine karışıyor; bir noktadan sonra bir adamı hatırlamanın aynı zamanda bir dönemi hatırlamak anlamına gelebileceğini görüyoruz.
Mendonça Filho burada politik sinemayı nutuk atmakla karıştırmıyor. Filmin öfkesi var ama bu öfke sürekli yüksek sesle ifade edilmiyor. Kara mizah, absürt ayrıntılar ve günlük hayatın sıradanlığı o öfkenin yanında duruyor. Bu da filmi daha insani kılıyor.

The Secret Agent nasıl bir film?
The Secret Agent kolay bir film değil. 158 dakikalık süresi, sık sık ana hikâyeden ayrılması ve bazı karakterleri uzun süre açıklamadan takip etmesi sabır istiyor. Daha sıkı bir politik gerilim bekleyen izleyici için özellikle orta bölüm fazla gevşek gelebilir.
Ama Mendonça Filho’nun yapmak istediği şey zaten kusursuz çalışan bir kovalamaca filmi çekmek değil. Marcelo’nun hikâyesini, bir ülkenin bastırılmış hafızasının içinden anlatmak istiyor. Filmin tuhaflığı, mizahı, korkusu ve zaman zaman kontrolünü kaybetmiş gibi görünen yapısı da buradan geliyor.
Her yan hikâye aynı ölçüde güçlü değil ve film birkaç bölümünü rahatlıkla daha kısa tutabilirmiş hissi bırakıyor. Buna rağmen sonunda bu fazlalıkların önemli bir kısmı filmin dünyasını büyütüyor. Marcelo yalnız bir kahraman olmaktan çıkıp çok daha büyük bir geçmişin içinde kaybolmuş insanlardan biri hâline geliyor.
The Secret Agent’ı güçlü yapan da tam olarak bu. Film diktatörlüğü yalnızca iktidardaki insanların hikâyesi olarak değil, yıllar sonra adını bile bilmediğimiz insanların hayatlarında bıraktığı boşluk üzerinden hatırlıyor.
Kleber Mendonça Filho geçmişi yeniden canlandırmıyor. Onu kazıyor.
Ve ortaya çıkan şey, klasik bir politik gerilimden daha da rahatsız edici: Bir ülkenin unutmaya çalıştığı insanların hâlâ orada olduğunu gösteren bir film.



Bu Temada Devam Et
İskandinav Politik Gerilim Dizileri: İktidar, Devlet ve Komplolarla Dolu 10 Dizi
Is God Is İncelemesi: İntikamın Ardında Ne Kalır?
Michael Haneke Sinemasında Gözetleme, Görüntü ve Suçluluk: 7 Film
Mahkeme Salonunda Geçen En İyi 12 Film