Animasyon uzun zamandır yalnızca çocuklara yönelik filmlerle özdeşleştiriliyor. Oysa en iyi animasyon filmleri, çizginin, kuklanın ya da bilgisayar görüntüsünün yalnızca bir teknik olmadığını; gerçek oyuncularla çekilmiş bir film kadar güçlü, kişisel ve yetişkin hikâyeler anlatabileceğini defalarca gösterdi. Grave of the Fireflies savaşın çocuklar üzerindeki yıkımını anlatırken Persepolis bir ülkenin siyasi dönüşümünü kişisel bir büyüme hikâyesine bağlıyor; Mary and Max ise stop-motion kuklalarla yalnızlık ve arkadaşlık üzerine son derece yetişkin bir film kuruyor.
Bu listeyi yalnızca popülerlik ya da IMDb puanıyla oluşturmadık. Toy Story bilgisayar animasyonunun sinema için neleri değiştirebileceğini gösteren bir dönüm noktası; Spider-Man: Into the Spider-Verse yıllar sonra dijital animasyonun görsel kurallarını yeniden esnetiyor. Studio Ghibli tarafında ise Spirited Away ile The Tale of the Princess Kaguya, aynı stüdyodan çıkmalarına rağmen neredeyse birbirinin zıttı iki çizgi anlayışıyla çalışıyor.
Dolayısıyla en iyi animasyon filmleri denildiğinde tek bir stüdyo, ülke ya da teknikten söz etmek mümkün değil. Bu 10 film; geleneksel 2D animasyondan CGI’a, anime ve stop-motion’dan bağımsız Avrupa animasyonuna uzanan geniş bir alanı kapsıyor. Ortak noktaları ise animasyonu hikâyeye sonradan eklenen bir gösteri değil, filmin nasıl anlatılacağını belirleyen temel araç olarak kullanmaları.
10 Song of the Sea (2014)

Ben, annesinin kaybından sonra babası ve küçük kız kardeşi Saoirse ile deniz fenerinde yaşamaktadır. Konuşmayan Saoirse'nin sıradan bir çocuk olmadığı ortaya çıktığında iki kardeş kendilerini İrlanda mitolojisinden gelen varlıkların da bulunduğu bir yolculuğun içinde bulur. Ben hem kardeşini korumak hem de ailesinin geçmişiyle ilgili bazı gerçekleri anlamak zorundadır.
Tomm Moore'un elle çizilmiş dünyası perspektifi gerçekçi biçimde taklit etmek yerine şekilleri ve desenleri öne çıkarıyor. Deniz, kayalar, evler ve karakterler aynı dairesel motiflerin içinde birleşiyor; Kelt süslemeleri filmin bütün görsel yapısına yayılıyor. Bruno Coulais ile Kíla'nın müziği de hikâyenin folklor tarafını dekor olmaktan çıkarıp filmin ritmine dahil ediyor.
Song of the Sea, en güzel animasyon filmleri denildiğinde güzelliği yalnızca teknik kusursuzluk olarak düşünmemek gerektiğini hatırlatıyor. Yas ve kardeşlik hikâyesini İrlanda efsaneleriyle birleştirirken son derece kendine özgü bir dünya kuruyor. On filmlik seçkiyi de iyi bir yerde kapatıyor: animasyonun büyük Hollywood stüdyolarının dışında ne kadar farklı biçimlerde yaşayabildiğini göstererek.
9 Mary and Max (2009)

Melbourne'de yaşayan sekiz yaşındaki Mary Daisy Dinkle kendisini oldukça yalnız hisseden bir çocuktur. Bir gün telefon rehberinden rastgele seçtiği New Yorklu Max Horovitz'e mektup gönderir. Yaşları, ülkeleri ve hayatları tamamen farklı olan bu iki insan arasında yıllarca sürecek alışılmadık bir mektup arkadaşlığı başlar.
Adam Elliot'ın stop-motion dünyası özellikle güzel görünmeye çalışmıyor. Mary'nin Avustralya'sındaki kahverengi tonlar ile Max'in neredeyse tamamen gri New York'u, ikisinin hayatındaki yalnızlığı ilk bakışta ayırıyor. Kuklaların büyük gözleri ve bilinçli biçimde kaba tasarlanmış yüzleri ise filmin mizahını tuhaflaştırıyor; aynı görüntü birkaç dakika sonra çok hüzünlü bir sahnede de çalışabiliyor.
Mary and Max arkadaşlık üzerine duygusal bir film ama karakterlerini idealize etmiyor. İkisi de birbirini zaman zaman kırıyor, yanlış anlıyor ve kendi sorunlarıyla mücadele ediyor. Stop-motion tekniğinin yarattığı dokunulabilir dünya sayesinde bu garip mektup arkadaşlığı beklenmedik ölçüde gerçek geliyor; seçkinin keşfedilmeyi en çok hak eden filmlerinden biri.
8 Fantastic Mr. Fox (2009)

Mr. Fox yıllar önce eşi Felicity'ye hırsızlığı bırakacağına söz vermiştir. Fakat düzenli aile hayatı bir süre sonra ona fazla sakin gelmeye başlayınca çevredeki üç çiftçinin çiftliklerine gizlice baskın yapmaya başlar. Çiftçiler karşılık verdiğinde yalnızca Fox ailesi değil, bölgede yaşayan bütün hayvanlar tehlikeye girer.
Wes Anderson'ın stop-motion tercihi filmin karakterlerine çok uygun bir kusurluluk veriyor. Kürklerin her karede hafifçe hareket etmesi, kuklaların keskin jestleri ve bilinçli biçimde minyatür hissini koruyan dekorlar filmi pürüzsüz yapmaya çalışmıyor. Anderson'ın simetrik kadrajları da gerçek oyuncular yerine kuklalarla çalışınca neredeyse çizilmiş bir hikâye kitabı düzenine kavuşuyor.
Mr. Fox kendisini olduğundan daha büyük görmek isteyen, ailesini seven ama aynı zamanda sürekli başını belaya sokan bir karakter. George Clooney'nin rahat seslendirmesi de bu çelişkiye çok iyi uyuyor. Fantastic Mr. Fox, çocuklara yönelik bir macerayla orta yaş krizi komedisinin aynı stop-motion dünyanın içinde gayet iyi yaşayabileceğini gösteriyor.
7 Persepolis (2007)

Marjane Satrapi çocukluğunu İran Devrimi'nin ortasında geçirir. Ailesinin politik geçmişini dinlerken bir yandan yeni rejimin günlük hayata getirdiği baskılarla karşılaşır; büyüdükçe müzik, arkadaşlık ve özgürlük arayışı da bu ortamla çatışmaya başlar. Ailesi onu Avrupa'ya gönderdiğinde ise bu kez ait olduğu yer, kimliği ve ülkesiyle ilişkisi başka bir biçimde sorgulanır.
Marjane Satrapi ile Vincent Paronnaud, Satrapi'nin grafik romanlarının siyah-beyaz çizgisini sinemaya taşırken gösterişli bir animasyon dili kurmuyor. Sade figürler sayesinde politik gelişmeler ile kişisel hatıralar aynı görsel dünyada yan yana durabiliyor. Mizahın da önemli bir yeri var; Marjane'ın Iron Maiden sevgisi ya da gençlik hâlleri, filmi yalnızca baskıcı rejim üzerine ağır bir tarih anlatısına dönüşmekten kurtarıyor.
Persepolis hem bir büyüme hikâyesi hem de sürgün, kimlik ve memleket üzerine son derece kişisel bir film. Politik olanla gündelik olanı ayırmıyor; bir devrimin etkisini sokaktaki tabeladan okul kıyafetine kadar hayatın küçük ayrıntılarında gösteriyor. Yetişkin animasyonunun ne kadar geniş bir alanda çalışabileceğinin en iyi örneklerinden biri.
6 Toy Story (1995)

Andy'nin oyuncaklarının lideri Woody, sahibinin en sevdiği oyuncak olduğundan oldukça emindir. Fakat doğum gününde gelen yeni ve gösterişli Buzz Lightyear kısa sürede bütün ilgiyi üzerine çeker. Woody'nin kıskançlığı ikisinin evden uzaklaşmasına neden olunca rakip gibi başlayan iki oyuncak, Andy'ye dönebilmek için birlikte hareket etmek zorunda kalır.
Toy Story'nin sinema tarihindeki teknik konumu kolayca hikâyenin önüne geçebiliyor: tamamı bilgisayar animasyonuyla yapılmış ilk uzun metraj. Fakat bugün hâlâ çalışmasının nedeni yalnızca bu değil. Woody'nin kıskançlığı ve Buzz'ın gerçekten bir uzay kahramanı olduğuna inanması çok basit ama sağlam iki karakter fikri yaratıyor. CGI'ın dönemin sınırlılıkları da plastik oyuncakların yüzeylerinde garip durmak yerine filmin dünyasına oldukça doğal oturuyor.
Bilgisayar animasyonu daha sonra çok daha gerçekçi hâle geldi ama Toy Story'nin karakter ritmi eskimedi. Woody ile Buzz arasındaki çatışmanın arkadaşlığa dönüşmesi, Pixar'ın sonraki yıllarda defalarca geliştireceği duygusal hikâye anlayışının da temelini attı. İzlenebilecek en iyi animasyon filmleri arasında teknik tarih kadar hikâye anlatımı nedeniyle de yerini koruyor.
5 The Tale of the Princess Kaguya (2013)

Bambu kesen yaşlı bir adam, parlak bir bambu sapının içinde küçücük bir kız bulur. Çok hızlı büyüyen çocuk, köyde özgür bir hayat sürerken ailesi onun soylu bir prenses olduğuna inanmaya başlar. Kaguya şehre götürülüp saray hayatının kurallarına uymaya zorlandığında, kendisinden beklenen yaşamla istediği hayat arasındaki mesafe giderek büyür.
Isao Takahata filmi klasik Ghibli ayrıntıcılığından bilinçli biçimde uzaklaştırıyor. Suluboyayı andıran boşluklar, tamamlanmamış gibi duran çizgiler ve bir anda sertleşen fırça darbeleri Kaguya'nın ruh hâline göre değişiyor. Özellikle karakterin öfke ve özgürlük duygusunun yükseldiği bölümlerde çizginin dağılması, hareketi kusursuzlaştırmak yerine daha canlı hâle getiriyor.
The Tale of the Princess Kaguya, güzel görünmek için her karenin ayrıntıyla doldurulması gerekmediğini hatırlatan filmlerden. Masal yapısının altında aile beklentileri, sınıf ve kadınlara biçilen roller var ama Takahata bunları Kaguya'nın yaşama arzusundan koparmıyor. Animasyon tekniğiyle karakterin duygusu arasındaki bağ açısından listenin en özel filmlerinden biri.
4 Spider-Man: Into the Spider-Verse (2018)

Brooklyn'de yaşayan Miles Morales, yeni okuluna alışmaya çalışırken radyoaktif bir örümcek tarafından ısırılır ve beklemediği güçler kazanmaya başlar. Aynı dönemde yaşanan bir olay farklı evrenlerin birbirine karışmasına neden olur ve Miles kendisini birbirinden tamamen farklı Spider-Man versiyonlarıyla birlikte bulur. Henüz kendi yeteneklerini kullanmayı bile öğrenememişken çok daha büyük bir sorumluluk üstlenmesi gerekir.
Filmin görsel dili, çizgi romanı sinemaya uyarlamak yerine sanki doğrudan hareket ettirmeye çalışıyor. Ben-Day noktaları, konuşma balonları, renk ayrımları, farklı çizgi kalınlıkları ve kimi karakterlerde kullanılan farklı kare hızları aynı sahnenin içinde yaşayabiliyor. Miles'ın hareketleri başlangıçta daha tutuk görünürken karakter kendine güvenmeye başladıkça animasyonun ritminin de değişmesi, teknik tercihi doğrudan karaktere bağlıyor.
Into the Spider-Verse, süper kahraman filmlerinin birbirine benzemeye başladığı bir dönemde hem Spider-Man fikrini hem de büyük stüdyo animasyonunu yeniden canlandırdı. Üstelik bunu hikâyeyi görsel deneye kurban etmeden yaptı. Miles'ın kim olmak istediğini bulma hikâyesi olmasa film yalnızca etkileyici bir teknik gösteriye dönüşebilirdi; ikisini bir arada tutabilmesi onu döneminin belirleyici animasyonlarından biri yaptı.
3 Grave of the Fireflies (1988)

II. Dünya Savaşı'nın son aylarında Kobe'ye düzenlenen bombardımanların ardından Seita ile küçük kız kardeşi Setsuko annelerini kaybeder. Bir süre akrabalarının yanında yaşayan iki kardeş, giderek zorlaşan koşullar nedeniyle oradan ayrılıp kendi başlarına yaşamaya karar verir. Ancak savaş sürerken yiyecek bulmak, güvenli bir yerde kalmak ve çocukluklarını korumak her geçen gün daha zor hâle gelir.
Isao Takahata'nın yaklaşımı filmi dramatik açıdan daha da sertleştiriyor çünkü savaşın büyük cephelerine neredeyse hiç bakmıyoruz. Yiyecek kutuları, pirinç porsiyonları, küçük bir sığınak ve geceleri ışıldayan ateşböcekleri filmin dünyasını oluşturuyor. Setsuko'nun çocukça davranışlarıyla çevredeki yıkım arasındaki mesafe, animasyonun burada gerçekliği hafifleten değil tam tersine ayrıntıları daha çıplak gösterebilen bir araç olduğunu kanıtlıyor.
Grave of the Fireflies savaş karşıtı sinemanın da önemli filmlerinden biri. Seita ile Setsuko'yu sembole dönüştürmek yerine kardeş olarak tanımamıza zaman ayırdığı için yaşadıkları daha ağır geliyor. Anime sinemasının yalnızca fantastik dünyalarla sınırlı olmadığını gösteren en güçlü örneklerden biri.
2 WALL·E (2008)

İnsanların çoktan terk ettiği, çöplerle kaplı Dünya'da çalışan WALL·E, yüzlerce yıldır aynı işi yapan küçük bir temizlik robotudur. Yalnız geçen günlerini bulduğu eski eşyaları biriktirerek sürdüren WALL·E'nin düzeni, Dünya'ya gönderilen EVE adlı gelişmiş bir robotla karşılaşınca değişir. Bulduğu küçük bir bitki ise ikisini insanlığın yıllardır yaşadığı uzay gemisine kadar uzanan bir yolculuğa sürükler.
Andrew Stanton filmin uzun bir bölümünü çok az konuşmayla geçiriyor. WALL·E ile EVE'nin kişilikleri yüz ifadelerinden çok göz hareketleri, mekanik sesler ve beden dilleriyle kuruluyor; Ben Burtt'ün ses tasarımı burada neredeyse oyunculuk kadar önemli. Dünya'nın paslı kahverengileriyle Axiom'un parlak ve steril yüzeyleri arasındaki fark da iki yaşam biçimini ilk bakışta ayırıyor.
Pixar'ın teknik olarak en gelişmiş dönemlerinden birinde çekilmiş olmasına rağmen WALL·E'nin asıl etkisi teknolojisini göstermeye çalışmamasından geliyor. Küçük bir robotun başka bir robota elini uzatması, filmin dev uzay gemilerinden çok daha akılda kalıcı olabiliyor. Romantik komedi, sessiz sinema, bilim kurgu ve çevre hikâyesini aynı filmde bu kadar rahat bir araya getirmesi hâlâ şaşırtıcı.
1 Spirited Away (2001)

Chihiro, ailesiyle birlikte yeni evlerine giderken yanlış bir yola sapmaları sonucu terk edilmiş gibi görünen tuhaf bir yere gelir. Anne ve babasının başına gelenlerden sonra kendisini ruhların, tanrıların ve garip yaratıkların yaşadığı bir dünyada yalnız bulur. Eve dönebilmek için Yubaba'nın yönettiği büyük hamamda çalışmaya başlayan Chihiro, korktuğu bu dünyada kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenmek zorundadır.
Hayao Miyazaki bu dünyayı açıklamak için uzun uzun kurallar anlatmıyor. Chihiro gibi biz de hamamın nasıl işlediğini, hangi yaratığın ne olduğunu ve burada kime güvenilebileceğini yaşayarak öğreniyoruz. Geleneksel animasyonun ayrıntıları özellikle mekânlarda çok zengin; kazan dairesinden yemeklerle dolu salonlara kadar her bölüm sanki filmin başlamasından çok önce de yaşamaya devam ediyormuş gibi. Chihiro'nun başta ürkek yürüyüşü ve giderek daha kararlı hâle gelmesi de karakter gelişimini büyük konuşmalardan çok hareket üzerinden kuruyor.
Spirited Away, çocuklukla yetişkinlik arasındaki o tuhaf geçiş hissini fantastik bir maceranın içine yerleştiriyor. Fakat filmi yıllar sonra hâlâ canlı tutan şey yalnızca hayal gücü değil; açgözlülükten emeğe, aileden kimlik meselesine kadar pek çok şeyi hiçbirini ders hâline getirmeden anlatabilmesi. Geniş bir en iyi animasyon filmleri seçkisinin ilk sırasında durması bu nedenle tesadüf değil.



Bu Temada Devam Et
Pokémon: Wild Card Duyuruldu: İlk Teaser Yayınlandı
Adam Sandler’ın En İyi 7 Filmi: Komediden Dramaya
Zihnin İçindeki Korku: Ruhsal Çöküşü Merkezine Alan 15 Korku Filmi
Kalabalığın İçinde Tek Başına: Yalnızlık Hissini En İyi Veren 15 Film